Yalan söylüyorlar bu savaş ‘terörizme karşı’ yürütülmüyor. Savaşın nedeni petrol şirketlerinin, çok uluslu tekellerin ve tüm emperyalistlerin kar hırsıdır.
Dünyanın en tehlikeli emperyalist gücü ABD ve onun müttefikleri haftalardır dünyanın en yoksul ülkelerinden biri olan Afganistan’a bomba yağdırıyor. Emperyalistler ve onların medyadaki çanak yalayıcıları tarihin en adaletsiz savaşlarından biri olan bu savaşın ‘terörizm’e karşı yürütüldüğünü iddia ediyorlar ve buna inanmamızı istiyorlar.
Hayır bu savaşın nedeni terör değildir. Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kulelerine ve Amerikan savaş aygıtının beyni Pentagon’a saplanan Boeing’ler hiç değildir. ABD’nin derdi terör olsaydı alelacele müslümanlara karşı bir haçlı seferi ilan etmez saldırının ardında kimler olduğunu bulmaya çalışırdı. ABD yönetimi dünya kamuoyuna saldırıların arkasında Usame Bin Ladin olduğuna dair elle tutulur herhangi bir kanıt gösterememiştir.
Afganistan’a karşı sürdürülen savaşın asıl nedeni; emperyalistlerin petrol çıkarlarıdır. Ortadoğu uzun zamandır emperyalist rekabetin savaş alanıydı, Berlin Duvarı’nın çöküşünün ardından ise Lenin’in yüzyılın başında emperyalist yağmadan kurtardığı Hazar bölgesi emperyalistlerin ilgi alanı haline geldi..
Petrol hala kapitalizmin kanı. ABD petrole herkesten çok ihtiyaç duyuyor. Bu ülke dünya rezervinin sadece yüzde 4’üne sahipken petrolün yüzde 25’ini tek başına tüketiyor. ABD’nin rezervinin, bugünkü tüketim hızıyla en fazla 10 yıl yeteceği tahmin ediliyor.
Hazar petrolleri tam da bu noktada önem kazanıyor. ABD, 2050 yılına kadar tüketeceği tüm petrolün yüzde 80’ini Hazar’dan sağlamayı planlıyor. Arap yarımadasında ise ABD’ye yüzyıl yetecek kadar petrol bulunuyor.
Petrolün çıkartılması sürecinde hakimiyet sağlamak kadar, onun emperyalist merkezlere ‘güvenle’ aktarılması da hayati öneme sahip. Tıpkı Irak ve Kosova savaşlarında olduğu gibi Afganistan savaşının da temel nedeni budur. Bölgemizin haritası Hazar petrolünün nereden nereye ve nasıl aktarılacağına göre yeniden düzenlenmek istenmektedir.
Amerikan emperyalizmi diğer emperyalist ülkelerle sürdürdüğü rekabette geriledikçe gericileşiyor!
Doğu Bloku yıkıldığı zaman ABD başkanı I. Bush, ABD’nin tek süpergüç olduğu “yeni bir dünya düzeni”ne geçildiğini ilan edecek kadar kendisine güveniyordu. Emperyalist ideologlara göre liberalizm hem ideolojik düzeyde, hem de ekonomik düzeyde altın çağını yaşayacaktı.Buna kanıt olarak ekonominin büyüme rakamlarını gösteriyorlardı. Ancak bugün kendileri de kabul etmek zorunda kalıyorlar ki, bu büyüme ‘modern zamanların tarihin en zayıf büyümesi’dir. (Businness Week) hem de başta ABD ekonomisi olmak üzere bütün emperyalist ekonomiler birbiri ardına durgunluk sürecine girmektedir. Ancak büyüme gibi durgunluk da bileşik olduğu kadar eşitsizdir. Amerikan emperyalizmi büyüdüğü zaman bile Japonya ve Almanya gibi rakiplerinin karşısında mevzi kaybetmeye devam etmektedir. Bugün The Economist bile “30’lardan bu yana en ağır krizden” söz etmektedir.
Lenin’in öngörüsü haklı çıktı
Emperyalizm üzerine düşünen Lenin emperyalistler arasındaki rekabetin barışçı bir biçimde sürebileceğini savunanların aksine bu rekabetin sık sık savaş denilen politika yöntemiye sürmek zorunda kalacağını vurgulamıştı. Berlin’deki duvar çöküşünün bu yaklaşımı geçersiz çıktığı fikri yaygınlaşmış, Fukuyama’nın ‘tarihin ve savaşların sona erdiği tezi’ sol saflarda bile taraftar bulmaya başlamıştı.
Bugün yaşananlar Lenin’in öngörüsünü haklı çıkarıyor. Tarih, emperyalizm çağında insanlığın önünde sosyalizm ya da barbarlıktan başka hiçbir seçenek kalmadığını ileri süren Rosa Luksemburg’u onaylıyor.
Birinci ve ikinci emperyalist paylaşım savaşlarının insanlığa verdiği acılar hatırlanırsa ve şimdi bırakın emperyalistleri küçük ülkelerin bile nükleer silahların, kimyasal ve biyolojik silahlara sahip olduğu göz önüne alınırsa uygarlığın ne büyük bir tehlike ile karşı karşıya olduğu daha iyi anlaşılır.
Gelecek kuşaklara bırakalım yaşanılır bir toplumsal düzen sağlamayı, onlara üzerinde yaşanacak bir dünya bırakıp bırakmayacağımız kuşkuludur. Savaşa ve emperyalist yağmaya karşı çıkmak artık insan olmanın en basit koşulu halini almıştır.
Türkiye’nin savaştaki konumunu doğru kavramak gerekir, Türkiye artık emperyalizmin basit bir jandarması değil, bölgesel emellere sahip bir alt-emperyalist güçtür.
Savaşa karşı nasıl bir tutum almak gerektiğini tartışmadan önce yaşadığımız ülkenin egemen sınıfının bu savaş içindeki konumunu açıkça ortaya koymak gerekir.
İçinde bulunduğumuz dönemin temel özelliklerinden biri artık sadece büyük emperyalist güçlerin değil, bölgesel emeller besleyen Türkiye gibi geçmişin bir takım yarı sömürge ülkelerinin de sahneye çıkmaya başlıyor oluşudur.
Alt emperyalizm olarak adlandırabileceğimiz bu süreç elbette yeni başlamış değildir. Bu süreci iki yönlü olarak ele almak gerekir.
Alt-emperyalizmin kökenini ‘Vietnam sendromundan’ kurtulmak isteyen ABD emperyalizminin politikalarına bağlayanlar haksız değildir. ABD’nin o zamanki Başkanı Nixon’un adıyla anılan ‘doktrin’ uyarınca üçüncü dünyada Batı’nın çıkarlarını savunma görevi 60’ların sonundan beri büyük güçlerden askeri ve ekonomik yardım alan küçük bölgesel güçlere havale edilmeye başlanmıştı.
Bundan daha önemlisi üçüncü dünya ülkelerinin kısmen sanayileşmesi emperyalist merkezlerin dışında yeni sermaye birikim merkezlerinin oluşmasına yol açtı. Bu ülkelerin bir bölümünde kapitalist gelişmenin tekelci aşamasına gelindi. Bu eski bağımlı ülkelerin tekelleri Veysi Sarısözen’in yerinde benzetmesiyle “tıpkı insanın ayak tırnağının kendi parmak etine batması gibi uzun yıllar boyunca kendi etine bata bata büyüdü”. Kendi iç pazarını harap etti dış pazarlara açılamadı. Türk tekelleri soğuk savaşın imkansız kıldığı emellerini hayata geçirmek için aradıkları fırsatı SSCB yıkıldığında yakaladılar.
Türk burjuvazisi amansız bir rekabetin sürdüğü bölgede söz sahibi olmak için askeri gücünün dışında pek birşeye sahip değildi. Üstelik bu gücü de bağımsız olarak kullanması mümkün değildi. Bu yüzden Türk kapitalizmi “bölgesel emperyalist” programını Amerikan emperyalizminin ‘Avrasya’da hegemonya kurma programına bağladı ve ABD-İsrail-Türkiye ittifakı bu programı hayata geçirmek için kuruldu. 28 Şubat’tan tecride kadar tüm düzenlemeler bu programı hayata geçirmek için gündeme getirildi.
Buradan çıkan politik sonuç, ABD emperyalizmine karşı sürdürülen mücadelenin ‘yayılmacılığa’ karşı mücadeleden ayrılamayacağı gerçeğidir. Anti-emperyalist mücadele bugün her zaman olduğundan daha çok anti-kapitalist bir içerik kazanmak zorundadır.
Emperyalist savaşa karşı sınıf savaşını yükseltelim!
Devrimci sosyalistlerin savaşa karşı takınması gereken tutum tüm bu nedenlerden ötürü ne “ne Usame ne USA” sefilliğine sıkışabilir, ne de ABD emperyalizmine karşı mücadeleyle sınırlı kalabilir.
Türkiye Afganistan’da mevzi kapma hesapları yapıyor. Musul Kerkük meselesini yeniden gündeme getirmeyi, hatta imkan bulunursa Azerbaycanla Nahcıvan’ı birleştirmek için bu iki ülkeyi birbirinden ayıran “Ermeni dilinin” koparmayı hayal ediyor.
Yayılmacı ve maceracı dış politika, sadece Türkiye’yi çöküşe sürüklemekle ve onun kör topal demokrasini ortadan kaldırmakla sonuçlanmayacak, bütün bölgeye kan ve gözyaşı getirmekten başka işe yaramayacaktır. Özal’ın bir koyup üç alacağımızı söylediği günden bu yana emekçilerin cebine giren her 3 liranın ikisi çalındı.
Şimdi devrimci sosyalistlerin önündeki görev ülkenin emekçilerini ve tüm ilerici güçlerini savaşa ve yaklaşan felakete karşı uyarmak, somut bir eylem programı etrafında birleştirmek ve örgütlemektir.
Sosyalist Alternatif Bülten 3, 1 Aralık 2001