ÖDP Savaşın Ortasında Sol Kolunu Neden Kesiyor?
1 Aralık 2001 yazan: sabirlik
ÖZGÜRLÜK ve DAYANIŞMA PARTİSİ’nin 17 Kasım’da Ankara’da düzenlediği Olağanüstü Tüzük Konferansı bu partinin hayatında artık yeni bir dönemin başladığını ilan etti.
Parti muhalefetinin katılmadığı Konferans partinin yönetimini elinde bulunduran Özgürlükçü Sosyalizm Platformu’nun (ÖSP) hakimiyetinde geçti. ÖSP delegasyonu partinin çoğulcu tüzüğünü değiştirdi ve kendi denetiminde olan Parti Meclisi’ne istediği parti üyesini -üyeliğini yenilememek yoluyla- partinin dışına atma yetkisi verdi.
ÖDP’nin II Kongresi’ne 2000’in üzerinde delege katılmıştı, Tüzük Konferansı’nda muhalefetin partiden atılması kararını ise 600 civarında delege destekledi. Ancak yönetici grubun böylesi küçük ayrıntıları düşünemeyecek kadar acelesi vardı. ÖSP’nin Onursal Genel Başkanı Sadun Aren’in sözleriyle ‘operasyon” bir an önce tamamlanmalıydı ve tamamlanmıştı.
ÖDP kendini inkar etme yolunda
Seçimler sırasında diğer partilerle farkı sorulduğunda çoğulculuktan, nasıl bir ülke istiyorsa öyle bir parti içi demokrasi sağladığından başka söz etmeyen ÖDP ne olmuştu da Stalin’i kıskandırır yöntemlere başvurmaya başlamıştı? Tam da IMF saldırılarının, Afgan savaşının ortasında Aren’in sözünü ettiği ‘operasyon’ da nereden çıkmıştı?
Parti yönetici kliği muhalefetin parti dışına itilmesinin gerekçesinin ‘disiplinsizlik’ olduğunu iddia ediyor. Yıldırım Kaya ve Saruhan Oluç gibi parti yöneticileri buna kendilerini bir takım saf gençleri inandırabilirler. Ama Oluç’la Kaya’nın kısa pantalonla dolaştığı zamanlarda büyük kitle partilerini ve hareketlerini yönlendiren Mihri Belli, Veysi Sarısözen, İlhami Aras gibi seçkin marksistlerin disiplinsizlik suçu işleyebileceğine ‘düşman’ bile inanmaz.
Öyle ise işin aslı başkadır. ‘Disiplinsizlik’ politik gerekçeleri saklamak için bahanedir.
Yoksa bu bölünme Ufuk Uras’ın ve partinin diğer sözcülerinin sıkça vurguladığı gibi, ‘Muhafazakar Sosyalizm’ ile ‘21. Yüzyıl Sosyalizmi’ arasında yaşanan bir ayrışma mıdır?
İsterseniz bu soruların yanıtını aramadan önce ÖDP’nin ne tür bir parti olduğuna bir göz atalım.
Şemsiye rüzgara dayanamadı
ÖDP alışılageldiğimiz partilere benzemiyordu. Tıpkı diğer ülkelerdeki benzerleri gibi olağandışı bir geçiş döneminin sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Berlin Duvarı’nın çöküşüyle kafası karışanlar kadar, neo-liberal saldırılara karşı yanyana gelme ihtiyacı duyanlar da ÖDP’nin çoğulcu şemsiyesinin altına sığınmıştı. Onu ortaya çıkaran kaygı ilerici bir kaygıydı.
Şimdi görünen odur ki bu çok renkli şemsiye rüzgarların sertleşmesiyle beraber tersyüz oldu. 30 yılın birikimi yüzlerce inançlı kadro rüzgara savruldu.
Aslında 20. yüzyılın tarihine baktığımızda solun böylesi dönemlerle ilk kez karşılaşmadığını görürüz. Sol açısından II. Enternasyonal’in çöküşü Berlin Duvarı’nın çöküşünden daha az tahrip edici değildi. Ama çok geçmeden Komünist Enternasyonal kuruldu ve dünya çapında devrimci bir seçenek ortaya çıktı Buna rağmen iki enternasyonalin arasına sıkışmış onlarca parti uzun yıllar varlığını sürdürdü.
Daha sonra da benzer şeyler oldu. Soğuk savaş döneminde 60’ların sonunda patlayan devrimci dalgaya stalinizmin cevap vermekte aciz kalması, dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de ortaya devasa ‘orta yolcu’ akımlar çıkardı.
Bizim ‘ortayolculuk’ dediğimiz şeye Rus Devrimi’nin liderlerinden Troçki ‘merkezcilik’ demeyi yeğliyor ve onu şöyle tarif ediyordu:
“Biçimsel ve tasviri bir biçimde konuşmak gerekirse, proletaryanın ve çevresinin marksizmle reformizm arasında yer alan ve reformizmden marksizme doğru ve tersine (marksizmden reformizme doğru) çeşitli aşamaları temsil eden bütün akımlar merkezcilikten çıkmaktadır.
Marksizmin de reformizmin de sabit toplumsal temelleri vardır. Marksizm proletaryanın tarihsel çıkarlarını dile getirir. Reformizm ise kapitalist devletteki işçi aristokrasisinin ve bürokrasinin ayrıcalıklı durumuna tekabül eder. Geçmişte tanıdığımız merkezciliğin ne kendine ait bir toplumsal temeli vardı ve ne de olabilirdi.
Proletaryanın değişik tabakaları devrimci yönelişe çeşitli yollardan ve değişik hızlarla gelirler. Sermayenin uzun gelişme dönemlerinde bir yenilgiden sonra, proletaryanın değişik tabakaları siyasi anlamda soldan sağa doğru kayarlar ve sola doğru yönelmeye başlayan başka tabakalarla çatışırlar. Evrimlerinin belirli aşamalarında frenlenen değişik tabakalar kendilerine geçici liderlikler bulurlar, kendi program ve örgütlerini ortaya çıkarırlar.
Böylece ‘merkezcilik’in nasıl bir akımlar çeşitliliğini kapsadığı anlaşılmaktadır! Köklerine, toplumsal bileşimlerine ve evrim yönlerine bağlı olarak bu değişik gruplar birbirleriyle en sert çatışma içine girebilirler, ama bu yüzden merkezciliğin türleri olmaktan da çıkmış olmazlar.
Genel olarak merkezcilik reformizmin soldaki kefilliği rolünü oynuyorsa da, belirli bir merkezciliğin temel kamplardan hangisine, Marksizme mi yoksa reformizme mi dahil olabileceği sorusu, hazır bir formülle çözülemez. Her yerde olduğundan çok burada, sürecin somut içeriğini ve evrimin içsel eğilimlerini tahlil etmek gerekir.”
(Faşizme Karşı Mücadele, Yazın yay. s.215)
Alıntı biraz uzun oldu farkındayız. Ama devrimci sosyalistler arasında bile ÖDP’nin ne menem bir parti olduğu konusunda bir karara varılamadığı için böylesi önemli bir tarihsel hatırlatmayı kırpmaya gönlümüz el vermedi.
Bir merkezci ve ortayolcu bir parti olarak ÖDP varolduğu haliyle zaten uzun yıllar varlığını sürdüremezdi. İç ve dış konjonkürün partinin eninde sonunda ‘dengesini’ bozacağını görmek için kahin olmak gerekli değildi.
Partiyi oluşturan büyük grupların mutabakat sağladığı ilk dönemler mayanın tutacağı umut ediliyordu. İyimserlik havası öylesine yaygındı ki devrimci sosyalist İşçiler ve Politika grubu kendini dağıtmaya karar verdi. Bağımsız arkadaşlarımız aynı şeyi bize de salık verdiler. Ama paradoksal biçimde aynı dönem parti saflarında devrimci marksist söyleme ilginin en zayıf olduğu dönem oldu. İşçi sınıfı, Marx, Lenin, devrim, komünizm gibi sözcükler bile suratların asılmasına neden oluyordu.
Denge durumu fazla sürmedi. ÖDP’yi bitişe doğru sürükleyen sürecin startı 28 Şubat muhtırasıyla birlikte verildi. Başlangıçtaki bir üçüncü yolun bulunabileceğine ilişkin umutlar zayıfladıkça parti ortadan ikiye ayrılmaya başladı. 28 Şubat hemen bütün siyasi akımları olduğu gibi sosyalist safları da bölmüştü. Seçimler, AB tartışmaları, İmralı sürecine ve Kürt hareketine yaklaşım, tecrit aradaki bölünmeyi iyice keskinleştirdi. Ve nihayet ÖDP 21. yüzyıl sosyalizmini seçti.
Merkezcilik karşısında devrimci sosyalistlerin tutumu ne olmalı?
Berlin Duvarı’nın çöküşü sadece stalinizmi değil devrimci sosyalist geleneği de güç duruma soktu. Biz ne kadar haksız olduğunu düşünsek de gözden düşen bir bütün olarak Marksizm oldu, devrimin mümkün olduğuna ilişkin inanç zayıfladı.
Eğer Lenin, II. Enternasyonal’in çöküşü ile hayal kırıklığına uğrayan uluslararası hareketin karşısına Ekim Devrimi ve Komünist Enternasyonal seçeneğini koymamış olsaydı bugünkü kuşaklar Marks’la tanışmakta güçlük çekecekti.
Doğu Bloku yıkılışını zayıf güçlerle karşılamak zorunda kalan devrimci marksizm böyle bir seçenek ortaya koyabilme yeteneğinin uzağındaydı. Bu da bir yana, deneyimsizliğinden ötürü dönemin kendisine yüklediği görevleri kavramakta bile güçlük çekti. Bu biraz da kaçınılmazdı, çünkü Troçki’nin öğrencileri bütün bir soğuk savaş dönemini küçük sektler içinde ve kitle hareketinden tecrit edilmiş bir biçimde geçirmek zorunda kalmıştı.
Sosyalist Alternatif olarak biz, kendimizi Lenin’in ’Sol komünizm’ dediği çocukluk hastalığından kurtarmaya çabaladık. ÖDP’nin devrimci sosyalizmi dışlamayan örgütsel yapısının ve programatik zemininin bu konjonktürde savunulması ve güçlendirilmesi gereken bir mevzi olduğuna inandık. Bir bütün olarak ÖDP’yi ve bu yolla onun içinde devrimci sosyalist eğilimi güçlendirmeyi devrimci görev olarak saptadık.
II. Kongre partinin sağıyla solunun şekillenmeye başladığını ortaya çıkardı. Bu şekillenişte taraf olmak gerekliydi. Olduk. Bazı arkadaşlarımız ‘değişiklik yok’ dediler ÖDP ile birlikte buharlaştılar, bazıları suçu ‘birliğe’ çıkarıp sekterliğe kaydı.
Taraf olmayan bertaraf olur
Evet! ÖDP, 17 Kasım’da, savaşın ortasında ‘ortayolculuk’ yapmasını güçleştiren sol kolunu kesip attı. Uras ve arkadaşları artık daha rahat hareket edebileceklerini düşünüyorlar. Ama yanılıyorlar. Rahat hareket etmelerini engelleyen biz değildik partinin dışındaki hayattı. Çünkü ne yazık ki artık hayat ortayollara ve süslü aforizmalara izin vermiyor..
Afganistan’a yağdırılan bombalar siyaseti hızla basitleştiriyor, safları belirginleştiriyor. Artık ya savaşa, 28 Şubat’a, ABD’den AB’ye tüm emperyalist bloklara, IMF’ye ve Türk egemen sınıfının bölgesel yayılmacı planlarına karşısınız ve küresel direnişin, büyük Ekim geleneğinin yanındasınız ya da.. Ya da en iyi ihtimalle hayat sizi zorla taraf olmaya zorlayacaktır. ‘Milenyum Sosyalizmi’ falan Ufuk Uras’ın derdine çare olamayacaktır. Özlü sözde dendiği gibi zira, taraf olmayan bertaraf olmak durumunda kalacaktır.
Kesilen sol kola gelince o kol kendisini vakit yitirmeden bir gövdeye dönüştürmekle mükelleftir, hem de bunu kendisini kesip atana söylenmeksizin, araya düşmanlık tohumları ekilmesine izin vermeksizin yapmak zorundadır.
Kendinden başka hiçbir şeyi umursamadan adım atan ÖDP bürokrasisinin aksine biz sadece kendimizi değil bir bütün olarak solu düşünürek davranmak durumundayız.
Kırıcı değil kurucu olduğumuzu hatırda tutarsak bizden sonra ÖDP’nin sağa kaymasını engellemek için bile üzerimize tonla iş düştüğünün farkına varırız.
Ne denir: Yolumuz açık olsun!
Bize Devrimci Bir Parti Verin Türkiye’yi Yerinden Oynatalım
ÖDP sadece devrimci sosyalistler için değil herkes için sona erdi. Başlangıç istediğimiz gibiydi, bitiş arzu ettiğimiz gibi olmadı. İnsanın tarihte istediği koşulları bulması her zaman mümkün olamıyor.
Taraflar arasındaki politik farklar yeterince belirginleşemedi. Parti yönetimi ısrarlı ve bilinçli olarak politik tartışmadan kaçtı, Maçkacı arkadaşlar kaş yapmak isterken göz çıkardılar, ‘inisiyatifleri’ süreci apolitikleştirmekten başka işe yaramadı.
Parti yönetiminin politikadan kaçmasının nedeni önemlidir. Ufuk Uras Radikal gazetesine milenyum sosyalizmi mesajları verirken şunun gayet iyi farkındadır ki bu partinin üyeleri buraya Uras’ın gökkuşağı için değil, örneğin Mustafa Suphi gibi, Hikmet Kıvılcımlı gibi, Behice Boran gibi, Mahir Çayan gibi bir takım ‘geleneksel’ sosyalistlerin, anti faşist mücadelede hayatını yitiren ‘19. yüzyıl sosyalistlerinin’ yüzü suyu hürmetine gelmiştir.
Parti yönetimi şu 21. yüzyıl sosyalizminden ne kast ettiğini açıkça söyleseydi, bu ‘cici’ sosyalizmde örneğin Mahir Çayan’a yer olmadığını görülecekti.
İşte politikadan kaçışın nedeni bu sinik kendine güvensizliktir.
Biz biliyoruz ki Mahir Çayan, Mihri Belli’nin atıldığı bir gökkuşağının altında kenar süsü olmayı içine sindiremezdi. Mahir Çayan’ın yeri Mihri Belli’nin yanıdır, bizim yanımızdır!
Öyleyse ilk görevimiz Çayan’ı milenyum solcularından kurtarmaktır, hareketimizin 30 yılı aşkın mücadelesinin geçmişinden utanç değil kıvanç duyan izleyicileri olduğumuzu dost düşman herkese kanıtlamaktır.
Bu, devrimci hareketin mirasına tek başına sahip çıkmaya kalkışıyor olduğumuz anlamına gelmez. ÖDP içinde ve dışında devrimci geleneği sahiplenen ve sürdüren pek çok grup var. Bizim tek farkımız, bunu tek başımıza değil birlikte yapıyor oluşumuzdur. Biz devrimci sosyalizmin tüm bileşenlerinin biraraya gelmesi, bir bütünün işlevsel parçalarına dönüşmesi ve oradan da harmanlanarak bir bütüne dönmesi gerektiğine inanıyoruz ve bunun için yanyana geliyoruz. Sosyalist Gruplar Arası Eşgüdüm Bürosu’nu güçlendiriyoruz.
Başarılı olursak kimse bize madalya falan vermeyecek ama başarısız olursak kimsenin şüphesi olmasın bunun cezasını tüm bir devrimci sosyalist gelenek çekecektir. Bizim sorumluluğumuz herkesten fazladır. Çünkü biz, bugün tek başına durmaya çabalayan tüm devrimci gruplar ve çevreler açısından bir sonraki adımı, birliği temsil ediyoruz.
Tüm bunlardan ötürü adımlarımızı çok dikkatli atmak zorundayız. Artık ÖDP komedyası bir an önce sona erdirilmelidir. Biraz daha bekleme eğilimi içinde olan dostlarımızın, yeniden inşaya yapıcı herhangi bir katkı sağlayamayacak kadar umutsuz halde oldukları için beklemek istedikleri artık iyice belli olmuştur. Onları beklemeye gerek yoktur.
Bugün bize yeni, politik hattını marksizme yaslanarak derinleştirmiş, siyasetin ölçeğini bütün memleket sahtı olarak gören, kitleselleşmekten korkmayan, bunun için çaba harcayan, birlikte çizilmiş bir programatik zemin üzerinde şekillenen çoğulcu parti içi hayatı sorun olarak değil, zenginlik kaynağı olarak değerlendiren, emekçilerin ve mazlumların bürolarında kendisini evinde hissettiğinden daha rahat ettiği bir parti gerek.
Böyle bir parti kurmanın tüm olanaklarına sahibiz, devrimci sosyalistlere yönelik bir çağrı yeni katılımları da olanaklı kılacak.
Öyleyse daha fazla zaman harcamayalım, daha sosyalist daha genç, daha kadın, daha enternasyonalist bir parti kuralım. Türkiye’yi yerinden oynatalım.
Sosyalist Alternatif Bülten, 1 Aralık 2001
Devrim rüya değilse proleterya hayatının mücadelesini verme yoluna gitmeli ve son zamanın mazlum halklarıyla işbirliği yapmalı diyorum.
Hiç bir siyonist bir filistinli gibi onurlu olamaz, Hiç bir emperyalist emekçi halklarla bir kefeye konulamaz. Gerekirse her ana eline alır da mavzeri son mermisi bitinceye kadar savaşır. Saddam gibi bir kuyu da ölümünü beklemez.
Ve yine söylüyorum taraf olmayan bu savaşta bertaraf olacak
Ben her devrimciyi kendi sancaklarımıza bekliyorum
Haklı hakkını kanla alabilir
ve son bir söz her devrimin kendine has bir şerefi vardır
YAŞASIN İSLAMİ DEVRİM
ZULME SON ARTIK İSYAN VAR
KEMALİST REJİM İNKILABIMIZLA YIKILACAK
EMEKÇİ İSLAM HAK ETTİĞİ YERİ BULACAK