Aşağıdaki yazı SDP Programı’nı hazırlamak için oluşturulan Program Komisyonu’nda Kurtuluş Savaşı ile ilgili tartışmaya katkı sunmak amacıyla sunulmuştu. Kurtuluş Savaşı’nın niteliğine ilişkin tartışmalar nedeniyle Bülten’de yayınlıyoruz
Program Çalışma Komisyonu’nda yapılan tartışmalar sırasında, “Demokrasiyi kazanmanın ön koşulu” başlıklı bölümün 2. paragrafından, “milli mücadelede emperyalizme karşı yanyana savaşan, Türkiye’nin kurucu öğesi olan iki kardeş halk” ifadesi, kalması konusunda tam bir mutabakat sağlanamadığı için çıkarıldı. Mihri Belli, V. Sarısözen ve H.B Karabey ifadenin yerinde kalması gerektiğini savunurken, F. Umruk, G. Kubilay, İ. Aktükün, Selçuk ve Gülsüm arkadaşlar, farklı gerekçelerle ifadenin çıkarılması gerektiğini ileri sürdüler.
İfadeye yönelik eleştirilerden ilki, “Halkların eşit temelde kardeşliğini savunmak için onların geçmişte yanyana savaştığını vurgulamaya gerek yoktur. Halklar geçmişte birbirlerine düşmüş olsalar da onların kardeşliğini savunmak gerekirdi, böylesi bir vurgu geçmişte karşı karşıya kaldığımız başka halkları incitebilir.” şeklindeydi.
Bir diğer itiraz ise, “milli mücadelenin anti-emperyalist bir mücadele olarak değerlendirilmemesi” gerektiğine dayanıyordu.
Komisyon bir an önce iş çıkarmak zorunda olduğu için tartışmayı rahatça sürdüremedik. Bu kısa yazının amacı sözkonusu ifadenin çıkartılması sonucu doğan boşluğun, ifadenin yerli yerine konarak, ortadan kaldırılmasını sağlamaktır.
Yukardaki ifadenin yerinden çıkarılması gerçekten bir boşluk doğurmaktadır. Bunun meselenin özü olduğunu söyleyen Mihri Belli yoldaşımız yerden göğe kadar haklıdır.
Haklı savaş, haksız savaş
“Emekçi halk” ve “savaş” sözcükleri yanyana geldiğinde, emekçi halkın bu savaşın öznesi mi, yoksa nesnesi mi olduğuna, yani savaşın ‘haklı’ bir savaş olup olmadığına bakmak gerekir.
Emperyalizm çağında emperyalislerin azgelişmiş ülkeleri hegemonya altına almak için giriştiği savaşlar, (örn: Irak’a karşı ABD’nin savaşı) haksız savaşlardır, saldırganın yenilmesi gerekir.
Emperyalistlerin dünyayı paylaşmak için aralarında tutuştukları savaşlar haksız savaşlardır. Silahların her iki tarafın emperyalistlerine birden doğrultulması gerekir.
Ama azgelişmiş/sömürge ülkelerin emperyalizme karşı sürdürdüğü milli mücadeleler haklı savaşlardır. Emperyalizmle karşı karşıya gelen ulusun liderliği kim olursa olsun, emperyalizmin yenilmesi ve saldırıya uğrayan halkın zaferi için çabalamak gerekir.
Irak’tan devam edersek, Amerika‘ya karşı Irak‘ı desteklemek için Saddam Hüseyin’in süper devrimci olması gerekmiyor. ABD emperyalizmi için Saddam‘ın kasaplığının -ki kendisi gerçekten öyledir- asıl neden olmadığını bilecek kadar tarihten anlıyoruz. Saddam İran‘la savaşırken ABD onu çok sempatik buluyordu. ABD emperyalizminin derdi Saddam Hüseyin değil, onlar Irak’ın zengin doğal kaynaklarının peşinde.
Dolayısıyla biz Irak’ta emperyalizmin yenilmesini istiyoruz: Hem Irak halkını kardeşimiz olarak gördüğümüz için, hem de emperyalizmin bir cephede bozguna uğratılmasının uluslararası proletaryanın emperyalizme karşı sürdürdüğü topyekün savaşta zaferini yakınlaştırdığı için.. İnsanlığın ortak çıkarları bunu gerektirdiği için..
Azgelişmiş ülke halklarının emperyalizme karşı sürdürdüğü mücadeleyi sadece haklı değil; bu anlamıyla ilerici buluyoruz.
Milli mücadele!
Türkiye’de anti emperyalist bir savaş verilmiş midir? Milli mücadele haklı bir mücadele midir? Burada izin verirseniz bir alıntı altarmak istiyoruz. Aşağıda bir parçasını verdiğimiz yazı önce Pravda‘nın 3 Temmuz 1920 tarihli nüshasında Rusça ve ardından Viyana’da yayımlanan Der Kommunismus‘un 10 Ağustos 1920 tarihli nüshasında Almanca olarak yayınlanmış. Yazar Anadolu halkına sesleniyor:
“(..) Anadolu köylüleri! İngiliz, İtalyan ve Fransız hükümetleri toplarını İstanbul‘a çevirdi. Sultan‘ı tutsak etti; altı yıldır süren savaş yüzünden zaten yoksul düşmüş olan Türk halkını, daha da rahat soymak için Türkiye’nin maliyesinin yabancı bankerlere verilmesini ve katıksız Türk topraklarının bölünmesini ona zorla kabul ettirdi.
Ereğli kömür madenlerini ve limanlarınızı işgal ettiler, kendi askerlerini memleketinize çıkardılar, tarlalarınızı çiğnediler, barışçı Türk köylüsüne yabancı gelen yasalarını zorladılar; sizi yük hayvanlarına çevirdiler.
Beylerinizden ve efendilerinizden bazıları sizi yabancı kapitalistlere sattı; bazıları da sizi yabancı istilasına karşı dövüşmeye çağırdı, ama bunlar da, iktidarı kendi elinize almanıza izin vermediler. Sultan’ın çeşitli asalaklara bağışladığı oysa sizin kendiniz için ekip biçebileceğiniz tarla ve toprakları size kullandırmadılar. Yarın da yabancı kapitalistler sizi ezen zorbalarla daha yumuşak barış şartları üstünde anlaşınca, tıpkı düşman askerlerinin işgali altındaki bölgelerde toprak sahiplerinin ve eski hükümet memurlarının yaptığı gibi, şimdiki önderleriniz de bundan yararlanarak size yeni zincirler vuracaklar.“
“(..) Anadolu köylüleri! Yabancı istilacılarla dövüşmek için, Kemal Paşa‘nın bayrağı altında toplanmaya ısrarla çağrıldınız; ama biz, sizin, Paşalar Antanta‘nın yırtıcı hayvanlarıyla barış yaparlarsa mücadelenize devam edebilmek üzere, kendi halk partinizi, kendi köylü partinizi kurmaya çalıştığınızı da biliyoruz.” (abç, Birinci Doğu Halkları Kurultayı, Kaynak yay. İstanbul, 1999, sf. 200-201)
İşte uluslararası sosyalizm emperyalizme karşı Anadolu’da sürdürülen mücadeleyi böyle değerlendiriyordu. Kemalist ‘Paşalar’ın niyeti çekinmeksizin ortaya konuyor ama bir taraftan da onlara silah ve altın yollanıyordu.
Evet, tarihin ilk işçi devleti, kendisi yoksulluk içinde kırılıyorken, Anadolu direnişine silah ve altın yolluyordu.
Kurtuluş savaşının Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Tengirşenk anlatıyor: “Ruslar on milyon altın ruble göndermeyi taahhüt ettiler. İlk kısmı olan 500 bin altının 100 bini, Almanya’dan uçak ve saire almak için ataşemiliter Saffet Arıkan’a bıraktım, 400 bin altını da tirenle Kars’a ben getirdim. Ruslar daha önce de bize para göndermişlerdi.” (Dimitır Şişmanov, Türkiye İşçi ve Sosyalist Hareketi, Belge yay. İstanbul, 1990.)
Yazının yayınlandığı günlerde Sevr ile Anadolu parçalanıyor (Ağustos 1920) Birkaç hafta sonra Mustafa Suphiler “emekçi halkın kurmaya çalıştığı” partiyi, Türkiye Komünist Partisi’ni kuruyor (10 Eylül 1920) ve milli mücadeleye dahil olup onun önderliğini emekçi halka vermek için Anadolu‘ya doğru yola çıkıyorlardı.
Sovyetlerin Mustafa Kemal ve çevresine tek şartı “komünistlerin milli mücadele içinde kendi örgütleriyle yer alabilmesi” hakkına saygı gösterilmesiydi.
Biz de varız!
Bizimkiler, gerçekten iddialıydılar.
“Gizli Fırka (Komünistler) İstanbul’u da, Ankara’yı da beğenmiyordu. İstanbul hükümeti emperyalistlerin emrindeydi. Ankara hükümeti burjuva idi. Türk komünistleri her ikisinin de karşısındaydılar. Ankara’nın da İstanbul’un da yıkılması gerektiğine, sosyalist ihtilale gidilmesi zorunluluğuna inanmışlardır.“
(abç, Tarık Zafer Tunaya, Devrim Hareketleri İçinde Atatürkçülük, Turhan yayınları, 1981)
Mustafa Suphiler emperyalizme karşı sürdürülen “milli mücadelenin” liderliğine adaydılar. Milli mücadelenin liderliğini Paşaların elinden alıp yoksul halkın eline vermek istiyorlardı. “Paşalar” bunu bildikleri ve istemedikleri için eski rejimin güçleriyle işbirliği içinde Mustafa Suphi ve yoldaşlarını Trabzon‘da boğdurdular.
Sovyet işçisinin desteğini alan milli mücadelenin toplumsal devrime dönüşme ihtimali nesnel olarak mevcuttu. Gerek işçi sınıfının zayıflığı, gerekse de komünist hareketin lider kadrolarının katledilmesi sadece bunu değil, komünist hareketimizin cumhuriyetin silahlı kurucu güçlerinden biri olmasını da imkansız kıldı.
Ama bu bizim geçtiğimiz yüzyılda emperyalizme karşı sürdürülen mücadelenin faktörlerinden olduğumuz gerçeğini değiştirmez. Bir defasında Mihri Belli ağabeyimiz Doktor Hikmet Kıvılcımlı‘nın tüfeğini annesinden gizleyerek, oyun oynamaya gidiyormuş gibi direnişçilere yardım etmeye gittiğini anlatmıştı.
Bu kuşağın devrimci sosyalistleri olarak, bu mücadele içinde kazandıkları anti-emperyalist bilinci, Nazilere karşı mücadele sırasında çelikleşen anti-faşist bilinci Mahir’lerin, Denizlerin kuşağına aktararak, devrimci hareketimizin sağlam bir anti-emperyalist ve anti-faşist bilinç edinmesine katkıda bulunan, Amerikan donanmasının 12 yıl Türkiye karasularına sokulmamasında doğrudan emeği olan Mihri Belli ağabeyimiz ve Sevim Belli ablamızın partimizin saflarında mücadele ediyor oluşu, o yüzden bize büyük onur veriyor.
Milli Mücadelede Sosyalist Alternatif
Anti-emperyalist mücadelede iki Mustafa, iki alternatif vardı: Mustafa Kemal ve Mustafa Suphi! Kapitalist seçenek ve sosyalist alternatif.
“Paşalar” Mustafa Suphileri, sosyalist seçeneği boğdurarak rakipsiz kaldılar. Tarihi yeniden yazdılar ve milli mücadeledeki komünist faktörü tarihten sildiler.
Kemalizm karşıtı refleksimiz yüzünden “milli mücadele” lafı edildiğinde bu lafa Kemalistlerin yüklediği anlamla -yani salt onların mücadelesi anlamında- yaklaşıyoruz.
Büyük sosyalist şair Brecht bir şiirinde “savaş kazanan kumandanların yanında bir ahçı olsun yok muydu?” gibi birşey sorar. Bu anlamda milli mücadele paşalardan çok bizim sınıfımızdan insanların emeğiyle emekçi sınıfların, Türk ve Kürt yoksul köylülerin alınteri sayesinde kazanılmıştır. Haklı savaştır.
Milli mücadele çeşitli evrelerden oluşan bir süreçtir. Komünistler milli mücadelenin tüm evrelerinde değilse de önemli bölümünde faktördür. Bu yüzden ve bu yönüyle milli mücadele bizim de mücadelemizdir.
Kürt-Türk kardeşliği
Türk ve Kürt halklarının milli mücadelede omuz omuza savaştığı saptamasına gelirsek. Buna bir itiraz olacağını sanmıyoruz. “Kahraman”, “Şanlı”, “Gazi” gibi onurlandırıcı ön ek alan illeri şöyle bir gözden geçirmek, Ortadoğu‘nun en savaşçı halklarından biri olarak Kürtlerin bu savaştaki konumunu hemen açığa çıkarır. Kürtler Türklerle omuz omuza vermeseydi milli mücadele kazanılamazdı.
Türklerle Kürtlerin kardeşleşmesi ve bu kardeşliğin Araplar, Ermeniler, Acemler, Grekler başta olmak üzere diğer halkları da kapsayarak genişlemesi, büyük emperyalist güçlerin klasik ‘böl, parçala, yönet’ yönteminin etkisizleştirilmesi, Amerikan devlet görevlisi Brezinski’nin deyimiyle “Avrasya denilen büyük satranç tahtasında” bütün dengeleri emperyalist güçler aleyhine değiştirir.
Kardeşlik ilericidir. Ve geçtiğimiz yüzyılda gerçekleşen Türk-Kürt kardeşliği en azından emperyalist planları etkisizleştirdiği için ilerici bir sonuç doğurmuştur.
Bu bugün için de böyledir. Emperyalistlerin bölge üzerindeki etkinliği kırılmak isteniyorsa, Türk ve Kürt halkları aralarındaki sorunları çözmek, hemen “kardeşleşmek” zorundadır.
Ekmeğini iki halk arasındaki çatışmadan çıkarmaya çalışan, normalleşme sürecini baltalamaya çalışan faşist parti, bu anlamda, bütün milliyetçi söylemine rağmen nesnel olarak emperyalizme hizmet etmektedir.
Savaşın kapımıza kadar dayandığı şu günlerde Türk-Kürt kardeşliği bu kadar aciliyet kazanmışken, biz ayak sürüyenlere, kardeşlik kurulabileceğinden kuşku duyan Kürt‘e de Türk‘e de, milli mücadele dönemini hatırlatıyoruz. Yanyana geldik emperyalizmi yendik, yine omuz omuza verelim Tekellerin Türkiye’sinden Emekçilerin Türkiyesi’ne geçelim, ABD-İsrail-Türkiye ittifakını dağıtalım, IMF, Nato anlaşmalarını yırtıp atalım diyoruz. Yapabiliriz diyoruz, tarihimizde yapabileceğimizin iyi kötü bir örneği var.
Biz böylece şövenist propaganda karşısında sersemleyen Türk halkına, emekçi sınıflarına “Kürt-Türk’ün öz kardeşidir” diyoruz. İnsanlar gibi halklar da gerçek dostlarını felaket anlarında tanır. Türk’le Kürdün kardeşliği emperyalist felaketin ortasında sınanmış bir kardeşliktir.
“Kirli savaş” döneminde bütün provakasyonlara rağmen çatışmalar bir iç savaşa dönüşmediyse bu aradaki kardeşliğin temelinin böylesine sağlam atılmış olması yüzündendir.
Devrimci sosyalistler olarak bizim iddiamız Kürtlerle Türklerin iki halkın emekçilerinin ve yoksullarının eşit ve gönüllü kardeşliğinin kurulabileceği yolundadır. Enternasyonalist görevimizi gerçekleştirip sorunun meşru tarafı Kürt vekillerin Meclis’e girmesi, Kürtlerin ve demokrasinin 15 yıl sürecinden kazançlı çıkması için elimizden ne geliyorsa yapacağız.
Peki biz ortak, örnek ve kahramanlıklarla dolu tarihimizden destek almazsak nereden alacağız?
Siper kardeşliğininin öne çıkarılmasının Kürtler açısından önemi
Ayrıca geçmişteki siper kardeşliğinin hatırlatılması sadece Türkler açısından değil, Kürtler açısından da önemli, devletin çözümsüzlükte direnmesi sonucunda Kürt hareketinde endişe verici eğilimlerin filizlenmeye başladığını biliyoruz. Bu emperyalizmin vesayeti altında çözüm arayan ilkel Kürt milliyetçiliğine de cevaptır. Onlara ‘uzağa gitmeyiniz tutmanız gereken el Türk emekçilerinin elidir’i de hatırlatma şansı buluyoruz.
İki halkın Türkiye’nin kurucu olduğunu hatırlatmak önemlidir, çünkü bizim inancımıza göre yeni ve özgür bir ülkenin kurucusu da Kürt ve Türk halkları olacaktır.
Diğer Halkların Alınması Meselesi
Diğer halkların ‘alınması’ meselesine gelince, imparatorluğun çöküş süreci içinde Osmanlı İmparatorluğu‘na karşı verilen bağımsızlık savaşlarıyla, emperyalist büyük güçlere dayanarak, onlarla işbirliği yaparak çözüm arayışları birbirine karıştı. Ne olursa olsun bütün bu ayrılma istekleri meşruydu.
İmparatorluğun baskıcı karakteri, pan islamcılıkla, pan türkizmle birleşince halklar arasındaki birlikte yaşama isteği de ortadan kalktı. Oysa 1908‘de Selanik‘te “Hürriyet Kahramanı” Resneli Niyazi ile geyiğinin peşine imparatorluğun bütün milletleri dizilmişti.
Meselenin İdeolojik Boyutu
Ayrıca şöyle birşeye dikkat çekmek gerekir. Bizim durduğumuz yerden sınıflar mücadelesine biraz “taraflı”, bir arkadaşın itirazında olduğu gibi biraz “ideolojik” bakmak gerekir.
Bize göre ulusların insanlık tarihine yaptığı katkılar o ulusun şeref hanesine, ulusların hayatındaki kara sayfalar ise o ulusu yöneten sınıfların utanç hesabına yazılır.
Tarihin ilk demokratik devrimini gerçekleştirdikleri, insanlığın önüne “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” ideallerini koydukları için Fransız ulusunun insanlık tarihinde şerefli bir yeri vardır. Fransa, Cezayir‘i işgal ettiğinde ise bunun suçlusu Fransız halkı değil, emperyalist Fransız burjuvazisidir.
Kapitalizm çağından sosyalizm çağına geçmeye ‘cüret’ ettiği için Rusya halkı insanlık tarihinin en şerefli halklarından biridir. Ama mesela Gulag takımadalarının sorumlusu elbette o halk değil, Stalinist bürokrasidir.
Alman halkı Auschwitz‘den ötürü elbette suçlu değildir. Suçlu aranacaksa Hitler‘e ona destek veren Siemens, Krupps gibi tekellere vs. bakmak gerekir.
1920′de ingiliz emperyalizmi arkasına alan Grek ordusu, milli güçlere karşı haksız bir savaş sürdürüyordu. Bunun suçlusu Yunan halkı değil Grek egemen sınıfıydı. Yunan komünistler bu yüzden ‘devrimci yenilgicilik’ diye bilinen Bolşevik hattı savundular.
Ermeni tehciri tarihimizin en karanlık sayfalarından biridir, suçlusu elbette Türk halkı değil İttihat ve Terakki‘nin paşalarıdır. Tıpkı 6-7 Eylül’ün suçlusunun DP hükümeti olması gibi.
Biz tarihimizin bu utanç dolu sayfalarının yükünü taşımıyor muyuz, elbette taşıyoruz. Sessiz kalmanın onaylamak anlamına geldiğini biliyoruz.
Ama arkadaşlarımız kendisini ve emekçi sınıfları Türk egemen sınıfından ayırmak için şövenizme karşı mücadele sürdüren devrimci sosyalist geleneğimizin “yanlış anlaşılacağını” düşünerek biraz fazla -önemli bir saptamayı çıkarmaya neden olacak kadar- hassasiyet gösterdiklerinin farkında değiller mi? Herşeyin fazlasının zararlı olması gibi hassasiyetin bu kadarının bir faydası bulunmuyor.
Ama yine de bu hassasiyette ısrar ediliyorsa metnin Kürt hareketiyle ilgili bölümüne azınlıklara yönelik hak ihlallerinin karşısında duracağımızın ve onların demokratik taleplerinin de savunucusu olacağımızın vurgulandığı bir cümle eklenebilir.
Sonuç Olarak Önerimiz
Sonuç olarak, program çalışma grubumuza “milli mücadelede emperyalizme karşı yanyana savaşan, Türkiye’nin kurucu öğesi olan iki kardeş halk” ifadesinin yeniden konulmasını, eğer kaygılar hala yerinde duruyorsa, en azından “emperyalizme karşı yanyana savaşan, Türkiye’nin kurucu öğesi olan iki kardeş halk” şeklinde bir ifadenin konulmasını, o da kabul görmüyorsa, “emperyalizme karşı omuz omuza savaşmış iki kardeş halk” şeklinde bir ifadenin konulmasını, ·o da kabul görmüyorsa “Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ertesinde kader birliği yapmış iki kardeş halk” şeklinde bir ifadenin konulmasını öneriyoruz.
2 Ağustos 2002
Birlik Bülteni sayı:4′de yayınlanmıştır. 7 Haziran 2003