Modern toplum çalışanların emeğinin ürünüdür. Bu yüzden çalışma yasaları, modern hukuksal çerçevenin en temel ayaklarından biridir. Oradaki düzenlemeler sadece tartışmalara yol açmakla kalmamış, büyük toplumsal olaylara ve değişimlere gerekçe olmuştur. Rusya’da çarlığı deviren büyük toplumsal olayların, matbaa işçilerinin noktalama işaretleri için de ücret istemesiyle başladığı söylenir. İşverenler, küçücük bir virgülün koskoca bir devrimi tetikleyeceğini bilseydi ne yapardı bilemiyoruz, ama bu örnek, küçücük gibi görünen sorunların büyük toplumsal sonuçlara yol açmasını göstermesi açısından ilginçtir.
Kabinenin en önemli bakanı
Çalışma hayatının önemi Çalışma Bakanı’nı kabinenin en önemli üyelerinden biri yapar. Bu sadece sendikacılar için değil, toplumun emeği ile geçinen büyük çoğunluğu için de böyledir. Geçen seçimlerde bir işçi arkadaş hala Ecevit’e oy vermesinin gerekçesini şöyle açıklıyordu: “Ecevit Çalışma Bakanı olduğunda bize sabun verildi”. Başka bir arkadaş ona “Ne sabunmuş 30 yıldır erimemiş” diye takıldı. Şaka bir yana, bu örnek emekçi insanların kadirşinaslığını gösterir. Onlar kendi hayatlarında en küçük bir iyileşmeye yol açmış politikacıları unutmazlar, aynı şekilde kendilerine kötülük yapanları da karşılıksız bırakmazlar.
Tarih insanı aldatmaz. Bilincimiz bizleri yanıltır yanılmış olmayalım ancak çok partili yaşama geçildiğinden bu yana Bülent Ecevit dışında hiçbir Çalışma Bakanı tam dönemini doldurmuş değildir. Hemen tümü, ya sermaye sınıfının zoru ve etkisiyle ya da işçi sınıfı ve sendikaların zoru ve etkisiyle istifa etmek durumunda kalmışlardır.
“Hiç merak etmeyin çok kısa zamanda DİSK’in çanına ot tıkayacağım” bunu söyleyen bir Çalışma Bakanı’ydı. Yıl 1970. Seyfi Öztürk. Süleyman Demirel’in Çalışma Bakanı. Emekçiler, daha Meclis tutanaklarının mürekkebi kurumadan, Öztürk’e 15-16 Haziran büyük işçi direnişiyle cevap verdiler.
Köleci döneme dönüş özlemi
Yazıya tarihsel hatırlatmalarla girdik, çünkü bugün de çalışanlara yönelik tarihsel öneme sahip ve büyük bir tehditle karşı karşıyayız. Karşımızda yeni bir iş yasası var. Şimdi sıra AKP’li Çalışma Bakanı Murat Başeskioğlu’nda. Anlaşılan o ki, “kestanelerin ateşten alınması” işi ona verildi.
1475 Sayılı yasada yapılmak istenen değişiklikler, sermaye ve hükümet kesiminin özel gayretiyle ve Konfederasyonlarımızın konuya gerekli özeni göstermemesi nedeniyle emekçilerden ve kamuoyundan gizlendi. 1475 sayılı yasanın karşılığı olarak sendikaları ve sendikacıları “kandırmak” için “sus payı” olarak çıkartılan hala da yürürlüğe konulmamış bulunan İş Güvenliği (!) Yasası ile birlikte abartmış olmayalım çalışanlar açısından pandoranın kutusu açılmış oluyor.
Yasa önerisinde 160’ın üzerinde madde bulunuyor. Bu maddelerin birçoğunda olumlu yönler de var. Ama yasanın emek karşıtı özü ve tartışma konusu birkaç madde üzerinde yoğunlaşıyor. DİSK’in bulup çıkardığı ‘sürpriz yumurtaların” sayısı 13. Diğer maddeler neredeyse bu sürpriz yumurtaları gizlemek için konulmuş gibi.
Bu 13 madde çalışma yaşamının en temel kurallarını değiştiriyor. Yasaları güçlüler yapar, şüphe yok ki bu değişikliklerin tümü sermaye lehine ve çalışan kesim aleyhine yapılıyor. Bir kaç örnek vermek gerekirse, bu yasadan sonra, hafta sonu tatili tarihe karışıyor, işveren işçisini haftanın istediği günü, istediği saati çalıştırabilir, mesela Pazar çalıştırıp, Çarşamba ‘öğleden sonra’ izin yaptırabilir.
Yasayla birlikte işveren yanında çalıştırdığı işçiyi isterse başka bir işverene ödünç verebiliyor, devredebiliyor, satabiliyor. Bir işyerinde işçilerin greve gitmeye karar verdiğini düşünelim, orası da işverenin tek işyeri olsun, yani işçisiyle anlaşmaktan başka çaresi olmasın. Yeni yasayla birlikte işveren, bütün işçilerini topluca başka bir işverene satabilir ya da devredebilir. Tümünü ücretsiz toplu izne çıkartabilir.
Yasayla birlikte işyeri tanımı da toptan değiştiriliyor. Eski yasada işyeri tanımı belirli bir şeydi, “işin yapıldığı yere işyeri denir” şeklinde tanımlanıyordu. Yeni yasayla birlikte bu tarif belirsizleştiriliyor. Aynı işverene bağlı bütün işyerleri, tek bir işyeri olarak değerlendiriliyor. Diyelim, işverenin Kars’ta da bir işyeri var, yeni yasayla birlikte işveren İstanbul’da çalışan bir işçiye kolaylıkla “bundan sonra Kars’ta çalışacaksın” diyebilecek hale geliyor. Yukarda ki örneği hatırlarsak grevcileri satın alan işveren onları Türkiye’nin dört bir tarafına dağıtarak, grevi kırabilir.
Yasa, “özel istihdam büroları” eliyle işçi simsarlığını da kurumsallaştırıyor. Yakın bir gelecekte kendimizi şöyle bir çalışma hayatı içinde bulursak şaşırmayalım. Üniversiteyi bitiren bir genç bir özel istihdam bürosuna kaydoluyor. Büro onu iş oldukça çağırıyor. Bu genç işçinin belli bir işyeri yoktur, deyim yerindeyse, istihdam bürosuna üye bütün işyerleri onun işyeri, bütün patronlar onun partonudur. Çalışma saati belli değildir zaten istihdam büroları gece-gündüz, Cumartesi-Pazar çalışmayı kabul edenleri kabul ediyor. İşte bütün yönleriyle bu yasa işçiye köle gibi bakan bir yaklaşım taşıyor. Emekçilerin haksızlığa karşı direniş ve örgütlenme imkanlarını tümüyle ortadan kaldırıyor.
Esnekleşme dedikleri bu muydu?
Yeni yasanın çalışma yaşamını esnekleştireceği söyleniyor. Esnekleşme sözcüğü ilk işitildiğinde kulağa hoş geliyor. Ancak bu kavrama biraz daha yakından baktığımızda onun bir tarihi, bir amacı ve bir ideolojisi olduğunu görüyoruz. Esnek çalışma ile ilgili son derece zengin bir literatür var.
Araştırmacılar 1973-75 bunalımını önemli bir dönemeç noktası olarak değerlendiriyorlar. Gerçekten de 1973-75 bunalımı kapitalizmin gelişiminde büyük bir değişiklik işareti vermişti. Savaş sonrası yirmi yıllık ekonomik genişleme (boom) ileri kapitalist ülkelerin çoğunda güçlü bir büyüme oranı (yılda yüzde 4.4’ten yüksek), görece düşük işsizlik, görece kontrol edilmiş enflasyon, istikrarlı döviz kurları ve temel mal fiyatları üretti. Bu dönemde teknolojik ve örgütsel değişme, çoklukla kademeli bir genişlemenin ve eski teknolojik sistemlerin yaygınlaşmasını izledi.
1973-75 bunalımdan sonra, kapitalist ekonomiler, düşük büyüme oranları (1973-88 arası yüzde 2.2), yüksek işsizlik, enflasyon ve yeniden yapılanmalar dönemine girdi. Karlar üzerindeki bu baskıya tepki olarak, şirketler yoğun bir teknolojik değişime (bilgisayarlaşma ve telekomünikasyon), üretim tekniklerinin yeniden organize edilmesi (“Just in time” –Stoksuz üretim- sistemlerinin geliştirilmesi gibi), finansal yeniden yapılanma, ürün buluşu, kültür ve imge üretimine kitlesel yayılmayı içeren bir uyum sürecine girdi. Bu şirketler, kapitalist girişimin yeni hedefi olan üretim sistemlerinde esnekliğe ve güdümlenmiş pazarlamaya yöneldiler.
Tüm bu değişikliklerin işgücü piyasalarının işlerliği, çalışma biçimi ve iş becerisi, yaşamın niteliği ve tüketim kalıpları üzerinde köklü etkileri oldu.
Kapitalist dünyayı 1970’lerden beri yakından inceleyen araştırmacıların çoğu kapitalist üretim örgütlenmesini, tüketim ve birikimde önemli bazı şeylerin oluştuğunu belirtmektedir. Genellikle “post-fordizm”, “esnek uzmanlaşma” ve “esnek birikim” terimleriyle ifade edilen bu değişikliklerin doğası ile ilgili tartışmalar “esneklik” düşüncesine yakınlaşma eğilimindedir.
“Esneklik” dört farklı tipe ya da seviyeye ayrılabilir. Bu farklılıkları akılda tutmak önemlidir çünkü esneklik tipleri arasındaki farklılıklar göz ardı edildiğinde farklı düzeylerdeki esneklik hakkında tartışmak çok kolaydır.
Üretim sürecinin esnekleştirilmesi: Üretim sürecinde –daha kitabi ifade etmek gerekirse emek sürecinde- işgücünün esnek kullanımının yaygınlaşması. Örneğin bir işçinin çok sayıda görevi olması.
İşgücü piyasalarının esnekleştirilmesi: Bu taşeron ve part-time çalışmanın yaygınlaşması, işgücünün bir işyerinden diğerine, bir sektörden diğerine kaydırılmasını sağlayan çok çeşitli araçların çoğalması anlamına geliyor.
Devlet politikaları ve esneklik: Üçüncü düzey esneklikliğin merkezinde devlet politikaları sorunu vardır. Bu düzey esnekliği savunanlara göre, devletin sendikalar gibi emek aleyhine değişimlere engel olabilecek kurumlara yaptığı desteğin azalması, özelleştirme ve/veya düzenlemenin azaltılması (deregülasyon), sermayenin bir sektörden diğerine daha rahat akmasına yardım edebilir ve sermayenin bir sektörden diğerine daha rahat akmasına yardım edebilir.
İşyerinin parçalanması: Yeni esnekliğin dördüncü boyutu, bir taraftan haberleşme, evde çalışma ve farklı büro işlevlerinin ayrılması gibi bölgesel olandan, diğer taraftan parça üretimin ve hatta son montaj süreçlerinin dünyanın dört tarafına dağılmasına kadar çeşitlilik gösteren coğrafi hareketliktir.
Görüldüğü gibi yeni yasayla getirilmek istenen bütün düzenlemeler iktisatçıların “esnek sermaye birikimi” dediği esnek çalıştırma modeline uygun yasal zemin hazırlama amacını güdüyor. Yasanın çalışan insanlar aleyhine getirdiği olumsuz düzenlemeler saymakla bitmez, fazla mesai ücreti ortadan kaldırılıyor, Kıdem tazminatı hakkını buduyor.
Yeni yasa, Türkiye’de ki çalışma hayatının ulusal ve uluslararası sermaye kesiminin çıkarlarına, emeğin örgütlülüğünü en büyük tehdit olarak değerlendiren neo-liberal ideolojiye, emperyalist ‘küreselleşme’nin (!) ihtiyaçlarına uygun hale getirilmesini amaçlıyor. 1475 Sayılı yasanın tüm maddelerinde bu yasanın etkisini görmek mümkün.
Saldırı topluma, demokrasiye
“Kanunları güçlüler yapar” denir, bu bir ‘realiteyi’ yansıtması açısından doğrudur. Ancak büyük kesimlerin aleyhine olan hiçbir düzenleme ilelebet varlığını sürdüremez. Bu yasa aileleriyle birlikte milyonlarca çalışanın aleyhinedir. Ancak bu yasanın sonuçları sadece emekçileri değil, bütün toplumu ilgilendirmektedir. Daha adil, daha özgür, daha bağımsız ve daha demokratik bir ülkede yaşama özlemi taşıyan bütün yurttaşların köleci mantıkla biçimlendirilen bu düzenlemelere karşı çıkması gerekir.
Çünkü demokrasinin teminatı emekçilerin ve emek örgütlerinin örgütlülüdür. Demokrasiden ancak emeğin örgütlenmesinin önündeki engeller kaldırıldığı oranda söz edilebilir. Demokrasi ancak kıt kanaat geçinen, çocuğunun geleceğini alın teri dökerek kurmaya çalışan milyonlar haklarını alabiliyorsa gerçek bir demokrasiye dönüşebilir. Sendikaların ve emek örgütlerinin etkisizleştirildiği bir ortamda çeteler boy verir. Öyleyse köleci yasaya hep birlikte “dur demek” işçi olsun olmasın bütün yurttaşların, bütün demokratların, ilerici insanların görevidir. İstersek engelleyebiliriz ve engelleyecek gücümüz var!
21 Şubat 2003, DİSK Genel-İş’in 1475 sayılı yasaya karşı kampanyası için hazırlanmıştır