Irak’a yönelik emperyalist yağma savaşı başladı. Uygarlık mirası Bağdat füzelerle dövülüyor. Aklımız ve kalbimiz şeytan imparatorluğuna karşı onur ve bağımsızlık mücadelesi veren Irak halkının yanındadır.
Soğuk savaşın ortaya çıkardığı uluslararası yapı bütünüyle çatırdıyor. Sovyetler Birliği’nin içten içe çürüyerek çöktüğü “kısa yirminci yüzyıl”ın bitiminde “reel sosyalist” rejimlerle emperyalist devletler arasında kurulan denge bozuldu. Uluslararası yapı tıpkı I. Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi çatırdıyor. II. Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıkan uzlaşmaya göre kurulan Birleşmiş Milletler tıkandı, Avrupa Birliği bölündü, NATO çatladı.
Irak’a yönelik saldırıyla birlikte ABD’nin dünya çapında hegemonya kurma mücadelesinde yeni bir evreye geçiliyor. İkballerini ABD’nin koşulsuz hakimiyetine bağlamış olan İngiltere ve İspanya’nın çabaları, ne ulusal düzlemde ne uluslararası kamuoyunda ne de Birleşmiş Milletler çerçevesinde başarıya ulaş(a)madı. ABD’nin Irak’a yönelik saldırısı II. Dünya Savaşı sonrası kurulan dengelere göre oluşmuş olan burjuva uluslararası hukuk açısından bile gayri-meşru olacaktır.
ABD’nin saldırısı karşısında barış yanlısı kesilen “yaşlı Avrupa’nın” iki emperyalist gücü Almanya ve Fransa, ABD saldırısı başlar başlamaz dut yemiş bülbüle dönecektir. Bu ülkeler Orta Doğu’da savaş sonrasında kurulacak ‘paylaşım sofrasında’ kendilerine yer bulabilmek için çok geçmeden bütün ‘ahlaki ve hukuki’ çekincelerini bir kenara bırakmaktan beis duymayacaklardır.
Ancak çelişkilerin keskinleşmesiyle birlikte artık diplomasinin ve siyasetin örtmeye yetmediği emperyalizmin bu ikiyüzlülüğünün ortaya saçılması, BM gibi güya “uluslararası barışı korumak için” kurulmuş olan örgütlerin sınıfsal özlerinin bu örtünün altından olanca çıplaklığıyla ortaya çıkmasının kaçınılmaz sonucu, meydanlara dökülen küresel direniş hareketinin ortaya koyduğu muazzam tepki olmaktadır; Blair’i, Aznar’ı ve hatta Bush’u BM’den yeni bir karar tasarısı çıkarmaya, uluslararası bir meşruiyet zemini yaratmaya zorlayan güç, her şeyden önce İngiltere’de, İspanya’da, ABD’de ve dünyanın dört bir yanında gerçekleştirilen savaş karşıtı gösterilere katılan milyonlardır.
Savaşı durdurmak için 15 Şubat 2003’de gerçekleştirilen -tarihin gördüğü en büyük “eşzamanlı” küresel- eylem, şüphesiz emperyalizmin Irak’a saldırısı öncesinde yediği ilk “meydan dayağı” olmuştur ve daha şimdiden bu savaşı insanlığın vicdanında haksız bir yağma savaşı ve haydutça bir işgal olarak mahkum etmiştir.
Irak saldırısı ve Türkiye egemen sınıflarının konumu
Türkiye egemen sınıfları ve AKP Hükümeti; ABD ile yürüttükleri bir dizi pazarlık (Bush’un aşağılayıcı tabiriyle “at pazarlığı”) sonucunda ABD ile anlaştılar. Gelinen noktada Türkiye’ye Irak’ı Yağmalama Savaşı’nda düşen rol, makul bir ücret karşılığında emperyalist haydutlara (Genelkurmay Başkanı, daha şık (!) olduğu için herhalde ‘savaşanlara’ demeyi tercih ediyor) “yardım ve yataklık” etmektir. Çocuğuna, köylüsüne su verdi diye binlerce yoksul Kürdü “teröristlere yardım ve yataklık” suçundan hapishanelere dolduranlar, teröristlerin en büyüğüne yataklık yapmakta, Anadolu topraklarını emperyalist postalları altında kirletmekte sakınca görmüyorlar.
Biz bunu yapacaklarını biliyorduk ve yıllardır yazıyoruz. Zira ABD ve İsrail’e dayanarak bölgesel güç olma stratejisinin mantıki sonucu ABD taşeronluğudur. Irak saldırısı sırasında ABD’nin suç ortağı olma kararı Enver Paşa ve çevresinin Osmanlıyı oldu bittiyle Kayzer II. Wilhelm’in yanında emperyalist savaşa sokmasından daha hafif bir suç değildir.
Türk egemen sınıfları ABD ile “Saddam sonrası Irak” pazarlığında üç aşağı beş yukarı anlaşmıştır. Bu pazarlığın sonucuna göre üçlü bir federatif yapı öngörülmektedir. Başta petrol olmak üzere bütün doğal hidrokarbür kaynakları Irak’ın tümünün malı sayılacaktır. Türk egemen sınıflarının ABD’den temel istekleri, Türkmenlerin Irak’ı yönetecek olan Başkanlar Konseyi’nde temsil edilmesinin kabul edilmesidir. Bu, bölgede Türkmenler üzerinde bir nüfuz alanı oluşturmaya ve zengin Kerkük petrollerinden pay almaya, hiç değilse Musul-Kerkük petrollerinin Kürtlerin eline geçmesini engellemeye çalışan Türkiye egemen sınıfları için önemlidir. Şu an ki pazarlıklarda izleyebildiğimiz kadarıyla bu istek ABD ile Türkiye egemen sınıfları arasında bir çelişki ortaya çıkarmıştır. Ancak ABD ile anlaşsa bile Türkiye egemen sınıfları yine de Kuzey Irak’ı boşaltmayacaktır. Egemen sınıflar sadece “Kürt fobisi”ni aşmadığı için değil aynı zamanda bölgesel yayılmacı emellere sahip olduğu için Irak topraklarından çekilmek istemeyecektir.
Uluslararası Bir Sorun Olarak Kürt Hareket(ler)i
ABD’nin Irak topraklarını işgal etmek için Kürtlerin yardımına ihtiyaç duyması Kürt sorununu uluslararası düzleme taşıdı. Savaş Kürt hareketleri arasındaki iki çizgiyi net olarak belirginleştirdi: Bir çok yerde belirtildiğine göre bunlardan ilki ABD’ye dayanarak mevzi kazanmak, diğeri ise kaderini bölge halklarıyla birleştirmek yaklaşımıdır. ABD kaynaklarının daha açık bir ifadeyle vurguladığı gibi Talabani-Barzani çizgisiyle, Öcalan çizgisi Kürt hareketi içinde netleşmiştir.
Öcalan’ın “demokratik” bir perspektif içinde bölge halklarıyla kaderini birleştirme çizgisi beklendiği gibi egemen sınıflar içinde karşılığını bulamadı. Egemen sınıflar sorunu süründürerek çürütme yolunu tercih ettiler. Lice’de ya da tecrit olayında olduğu gibi karanlık provokasyonlar tertiplemekten kaçınmadılar. Bizim leninizmden azade anaokulu marksistlerimiz İmralı sürecini ve “ortak vatan-demokratik cumhuriyet” yaklaşımını en olmadık yerlerinden çekiştirerek ilkesel alanlara çekmeye çalıştılar. Zira onlar için politik olaylar eylem için değil yorum yapmak için iyi bir fırsattı.
Açıktır ki İmralı süreci sosyalist hareket içinde hak ettiği ilgiyi ve muhatabını bulamadı. Şimdi Irak’ta bir federasyonun gündeme gelmesi Kürt sorununu yeni bir evreye sokacaktır. Tarihsel sorunlardan kaçamayız…Tarihin intikamı en despot yönetimlerin intikamından daha esaslıdır.
1991 yılındaki Irak saldırısında Özal’ın hayali “bir koyup üç almak”tı. Başlangıçta ABD ile girdiği “at pazarlığından” zarar etmeden çıkmaya çalıştığı izlenimini veren AKP’de Tayyip Erdoğan’ın seçilmesinin ardından Özal’ın yoluna girmiştir. Nasıl ki 1991 saldırısı trajik sonuçlara, “düşük yoğunluklu özel savaşa”, şövenizmin, ırkçılığın, gericiliğin, patlama yapmasına, emekçiler için yıkım olan 5 Nisan kararlarına yol açmışsa, Türkiye’yi ezilen, emekçi, yoksul kitlelerinin çöpten ekmek topladığı bir ülkeye dönüştürdüyse, EĞER MGK PATENTLİ ABD-İMF-İSRAİL-TÜRKİYE ŞEYTAN ÜÇGENİNİ parçalamak için sosyalistler bir şeyler yapmazsa 2003 savaşı çok daha büyük yıkımlara yol açacaktır.
Şövenizmi ve gericiliği püskürtmek mümkündür. Bir şeyler yapabilmenin koşulları 1991 yılında olduğundan kat be kat fazladır. Her şeyden önce yapılan araştırmalara göre halkın yüzde 96’sı savaşa karşıdır. Şövenizmin Kürtlere yönelik iç savaş tehdidini kırmanın potansiyel imkanları ortaya çıkmıştır.
Her yerde “ülkede ve bölgede barış” talebi yükselmektedir. Sadece Türkiye topraklarında değil, bütün bir dünya coğrafyasında ABD emperyalizmine karşı duyulan karşıtlık son 50 yılın belki de en yaygın düzeyindedir. Ve en önemlisi üzerinde yaşadığımız coğrafyada, büyük badireler atlatmasına rağmen birliğini ve diriliğini korumaya başarmış, milyonları arkasına almış, ortadan kaldırılması mümkün olmayacak derecede kurumsallaşmış ve uzmanlaşmış, yaşanan bütün acılı sürece rağmen birlikte yaşama iradesini en üst düzeyde ortaya koymuş bir hareket, Kürt hareketi var.
ÇÖZÜM: EMEK-BARIŞ-DEMOKRASİ BLOKU
ÇÖZÜM: DEMOKRATİK EMEKÇİ CUMHURİYETİ
3 Kasım seçimlerinde kurulan Emek-Barış-Demokrasi Bloku’nun bir seçim ittifakından daha ötede bir anlam taşıdığı bugün savaşın eşiğinde çok daha açık hissediliyor. Blok birlikte yaşama, sorunlara birlikte çözüm arama iradesinin hem Türkiye sosyalist hareketi açısından hem de Kürt hareketi açısından birlikte çözüm arama iradesinin iki taraf açısından da somutlaşmasıdır.
1991 yılında Irak’a yapılan saldırının hemen öncesinde Kürt illeri serhıldanlarla sarsılırken, madenciler de “Çankaya’nın şişmanı”nı devirmek için Ankara yoluna düşmüşlerdi. Madenci kortejinde “Zonguldak Botan omuz omuza” sloganları atılıyordu. Bu savaşın eşiğinde işçi hareketimiz 1991 yılındaki havasından uzak. Ama toplumda ve işçi hareketinin tabanında IMF politikalarına karşı çok yaygın bir öfke var. Daha da önemlisi geniş bir bilinç açılmasına tanık oluyoruz. Burjuva iktisatçıları IMF politikalarını, özelleştirmeyi, taşeronlaştırmayı geçmişte IMF’nin değil de “Allahın emri” ya da iktisat biliminin emri olarak sunarlardı. Şimdi herkes İMF ile ABD arasındaki bağımlılıkla emperyalizm arasındaki ilişkiyi olanca çıplaklığı ile görebiliyor. Neo-liberalizmin yalan imparatorluğu yıkılıyor.
Büyük tarihsel akımlar büyüklüklerini devasa sorunlara açılım geliştirme yeteneğinden alırlar. Büyük sorunlara yanıt üretebilen akımlar kitlelerin desteğini almaya hak ederler. Şimdi sosyalist hareketimizin önünde tarihsel bir fırsat var. Kürt sorununu “eşit haklılık ve gönüllü kardeşlik” temelinde çözümü için inisiyatif gösterebiliriz.
Bu yolda harcanacak her çaba barış içinde bir arada yaşamak isteyen Türk ve Kürt halklarının dikkatinden kaçmayacaktır. Türkiye sosyalistleri, ABD-İsrail yanlısı kliğin, Kürt hareketini yasal zeminlerden dışlama, tecrit ederek, bölerek, liberal bir kıskaç içine alarak etkisizleştirme politikasını boşa çıkarmalıdır. Bu mevcut siyasal paradigma içinde riskli bir görevdir. Ama unutmamak gerekir, Türkiye’nin geleceği halkların kardeşliğindedir, halkların kardeşliği için risk almak devrimciler için şereflerin en büyüğüdür.
Açıktır ki sosyalist sol olarak EMEK-BARIŞ-DEMOKRASİ blokuna anlamlı bir katkı sunamadık. Bunun nesnel bir yönü vardı. Bütün bir kirli savaş döneminde, halkların kardeşliğinden, Kürtlerin haklı mücadelesinden yana tavır alan güçler şövenizmi etkisizleştirecek etkinlik göstermedikleri için tecrit edildiler. Politik yaşamdan dışlandılar.
Sosyalist hareketin enternasyonalist kalmakta ısrar eden parçası, ilkelerine bağlılığın bedelini kitle mücadelesinden koparak ödedi. Tam da bu yüzden Kürt hareketini tecrit etmeye yönelik kuşatmayla sosyalist solu tecrit etmeye yönelik kuşatmanın kaynağı aynıdır. Yine tam da bu yüzden tecriti kırmak için sosyalist hareketle Kürt hareketinin omuz omuza vermesinden başka yol yoktur.
Kuşkusuz sosyalist hareketle Kürt hareketini yan yana gelmeye zorlayan sadece baskıya karşı mücadele ya da demokrasinin genişletilmesi için sürdürülen mücadele değildir. Kürt hareketinin tabanını yoksul köylüler ve emekçiler oluşturmaktadır. Kürt muhalefeti sosyalist solun, popüler deyimle «pazara kadar değil kurtuluşa kadar müttefikidir» Aramızdaki fark bizim demokratik cumhuriyetin ancak bir emekçi cumhuriyeti olabileceğini duyduğumuz sarsılmaz inançtır. «Emekçilerin demokrasisi en demokratik burjuva demokrasisinden milyon kez daha demokratik» olacaktır diyorsak, EMEKÇİ CUMHURİYETİ başına «DEMOKRATİK» sıfatını eklemekte tereddüt etmeyecektir. DEMOKRATİK EMEKÇİ CUMHURİYETİ sadece Kürtlerin değil bütün ezilen ve emekçilerin nasıl istiyorlarsa öyle yaşamalarını özgürce tayin edebilmelerinin güvencesi olacaktır.
Şimdi emperyalist saldırının kapımıza dayandığı şu günlerde sosyalistlere her zamankinden daha büyük görevler düşmektedir. Sosyalistler EMEK-BARIŞ-DEMOKRASİ blokunun emek hareketiyle bağlarını güçlendirmek için, emeğin taleplerini de kapsayarak derinlik kazanması için özel bir çaba sarf etmelidir. Blok’un çıkışı buradadır.
Tekellerin Türkiye’sinden emekçilerin Türkiye’sine giden yolun, Türkiye işçi sınıfı ve emekçileriyle Kürt yoksullarının ittifakından geçtiğini programının en üstüne yazan SDP’nin temel görevi Blok sosyalistlerinin birliği için bıkmadan usanmadan çabalamasıdır.
Başta EMEP olmak üzere Blok’u destekleyen bütün partilere ve çevrelere birlik çağrısı yapmak, birliği sağlamak için yaratıcı öneriler geliştirmek, Blok’un bir «cephe partisi» olarak örgütlenmesini sağlamak bu yolda atılacak en önemli adımlardır.
Mart 2003, Birlik Bülteni no:3