Türkiye’de halkın yüzde 96’sı savaşa karşı çıkıyor. Amerikan karşıtlığı son 50 yılın en yüksek düzeyine çıktı. ABD’nin Türkiye’nin dostu olduğuna inananların oranı yüzde 10’un altına düştü.
Irak’ın El-Kaide ile Usame Bin Ladin ile ve “uluslararası terörizmle” ilgisi yok. Irak kitle imha silahlarına sahip değil ve ne bölge ne de dünya için tehdit oluşturmuyor. Türk halkı Bush’un ileri sürdüğü hiçbir gerekçeye inanmıyor. Türkiye’de yaşayan herkes Irak’ın ve ABD’nin gerçeklerini biliyor.
I. Dünya Savaşı’na kadar Irak Türkiye’nin sınırları içindeydi. Başbakan’ın bile itiraf etmek zorunda kaldığı gibi Türkiye halkları ile Irak halkları arasında din bağının ötesinde akrabalık bağları var.
Kendisi de ABD ambargosuna maruz kalmış Türkiye, Irak’taki acımasız ambargonun nelere mal olduğunu yakından görüyor. Her gün Irak’ta aralarında bebeklerin, yaşlıların ve hamile kadınların olduğu binlerce insan ilaçsızlıktan ve yetersiz beslenme yüzünden hayatını kaybediyor. ’91 savaşında kullanılan nükleer silahlar başta kanser olmak üzere, ölümcül hastalıkların artmasına neden oldu.
Türkiye’de yaşayan hemen herkesin savaşa karşı çıkmasının çok daha somut nedenleri de var. Ambargo Türkiye ile Irak arasındaki bütün ticari ilişkileri kesti, bunun bedelini sadece Kürdistan’ın yoksul köylüleri değil, bütün ekonomi ödedi. Türkiye milyarlarca dolar ekonomik kayba uğradı.
91 Savaşı’nın ve ambargonun Türkiye’ye maliyeti sadece bu kadarla da sınırlı olmadı. 91 Savaşı sırasında zamanın Cumhurbaşkanı Turgut Özal, “Saddam Hüseyin’in devrilmesi ve Irak’ın parçalanması” fikrinin en ateşli savunucuydu. Baba Bush’u “işi sonuna kadar götürmeye” ikna etmek için dil döktü. Türkiye kamuoyuna da savaştan “ne kadar büyük bir karla çıkacağımızı” anlatıyordu. “Federasyon dahil her şeyi tartışalım” diyordu. Güney Kürdistan’ı da kapsayan geniş bir federasyon hayal ediyordu. Böylece Musul’un ve Kerkük’ün zengin petrol yatakları Türkiye’nin eline geçebilecekti. Ancak ‘Baba’ Bush riski göze alamadı Saddam’ı devirmekten vazgeçti.
Türkiye’yi yönetenlerin planları suya düşmüştü. Çok geçmeden Özal kuşkulu bir şekilde öldü ve Kürt demokratik muhalefetine karşı bir “Özel Savaş” (kontrgerilla savaşı) başlatıldı. Aralarında iş adamlarının, aydınların, sanatçıların, politikacıların, sendika liderlerinin bulunduğu 15 bine yakın insan, faali belirsiz cinayetlere kurban gitti. Seçilmiş milletvekilleri hapse dolduruldu. Yüzbinlerce insan göç ettirildi. Çoğu Kürt 40 bine yakın insan bu acımasız savaşta hayatını kaybetti.
Irkçılık ve aşırı sağ desteklendi, güç kazandı. Başta İstanbul olmak üzere büyük kentlerinin etrafında savaş göçmenlerinin oluşturduğu büyük gettolar oluştu. Türkiye’de ekonomiden, politikaya, gündelik yaşamdan kültüre her şey değişti, sağa kaydı, gericileşti.
2001 Krizi
Türkiye’de yaşayanların büyük çoğunluğu işte bu acıları yeniden yaşamamak için savaşa karşı çıkıyor. 2001 yılında yaşanan büyük kriz başta şehirli orta sınıflar ve bankacılık, finans ve hizmet sektörlerinde çalışanlar olmak üzere milyonlarca insanı etkiledi, yüzbinlerce işçi işini kaybetti. Ekonomi II. Dünya Savaşı döneminden daha büyük bir daralma yaşadı.
Şu an Türkiye’nin büyük çoğunluğu açlık sınırının altında yaşamaktadır. Türkiye halkının yüzde 96’sının savaşa karşı çıkmasının ardında bu gerçek, Irak’a sıkılacak kurşunun Türkiye’yi de vuracağına ilişkin bu tarihsel bilgi vardır.
Ama yine de pek az insan Türk parlamentosunun ABD’ye red cevabı vereceğini tahmin ediyordu. Karar sosyalistler açısından bile ‘sürpriz’ oldu.
Türkiye-ABD ilişkilerinin, daha doğrusu Türkiye’nin ABD’ye bağımlılığının 50 yıllık bir tarihi vardır. ABD yanlıları çok küçük bir azınlığı oluşturuyor olsa da iktidar kesinlikle onların elindedir.
Büyük kapitalistlerin örgütü TÜSİAD savaşı desteklemektedir. Büyük gazeteler ve televizyonlar savaşı desteklemektedir -Gazetelerin çoğu bir kişinin, Aydın Doğan’ın elindedir ve bu kişinin ortağı olduğu petrol şirketi (POAŞ) ABD ordusuna yakıt satmaktadır. Generaller savaşı desteklemektedir.
Türk yönetici sınıfının ABD olan ilişkisini basit bir bağımlılık ilişkisi olarak değerlendirmek eksik olur. Türk büyük sermayesi ve yönetici sınıfı ABD olan ilişkisini stratejik müttefiklik ilişkisi olarak tanımlamaktadır. Türkiye’nin bir takım bölgesel amaçları vardır ve Türk yönetici sınıfı bu amaçlarına ABD ve İsrail’le ittifak yaparak ulaşabileceğine, bu yolla bölgesel bir güç olabileceğine ve Avrupa Birliği kapısının kendisine bu yolla açılabileceğine inanmaktadır.
Türkiye, Türkmenlere dayanarak bölgede bir nufüz alanı oluşturmayı, Kerkük petrollerinden pay almayı, hiçbiri olmazsa bile zengin petrol kaynaklarının Kürtlerin eline geçmesini engellemeyi hedeflemektedir. İktidardaki liberal islamcılardan merkez burjuva partilerine milliyetçilerden sosyal demokrasiye kadar bütün siyasi partiler bu paradigma içinde hareket ediyorlar.
Türk demokrasisinin evrensel demokrasiden küçük(!) bir farkı vardır. Türkiye’de son kararı Meclis değil, Generallerin de içinde bulunduğu ‘Milli Güvenlik Kurulu’ karar vermektedir. Ve bu paradigma bizzat MGK’nın onayıyla şekillenmiştir.
1 Mart’ın Dinamikleri
Öyleyse bu sürpriz neden gerçekleşti. Bunun birden fazla nedeni vardı. En önemlisi herkes savaşın sonucu ne olursa olsun Türkiye’ye yüklü bir fatura çıkacağının farkındaydı. Ve İktidardaki islamcılar suçu tek başlarına üstlenmek istemiyorlardı. İç politikaya ilişkin hemen her konuda görüş belirten askerler bu kez susuyordu. Başka durumlarda utangaç bir şekilde de olsa MGK’nin meşruiyetini tartışan islamcı, sağcı, solcu liberaller bu kez MGK’nın görüş bildirmesini istediler. Laik ordu ve muhalefet faturayı islamcılara çıkararak bir taşla iki kuş vurmayı umuyordu.
Diğer yandan, ABD ile Bush’un Teksas’daki “at pazarlığına” benzettiği bir pazarlık sürüyordu. Türkiye zararlarının hiç değilse bir bölümünü karşılamak ve Kerkük’ün statüsünü garantiye almak istiyordu.
91 Savaşı’nda da Türkiye’nin zararlarının karşılanacağı söylenmiş ancak bu gerçekleşmemişti. Hükümetteki islamcılar Bush’tan güvence istiyorlardı. “Bakın bizim işimiz de kolay değil” demek onların pazarlık gücünü artırıyordu. AKP milletvekillerini serbest bıraktı. Aslında ABD Büyükelçisi “red” kararı çıkacağını beklemediği için bir lobi faaliyeti sürdürmeyi gerekli görmedi. (Şimdilerde redci milletvekillerine evinin bahçesinde Türk müziği eşliğinde barbekü partileri veriyor). Savaş karşıtları daha etkin bir lobi çalışması sürdürdüler. Meclis’ten karar çıkamadı.
Sonuç olarak, islamcılar bu talihsiz kazayı düzeltecektir. Türkiye ABD’nin yanında yer alacak, önce hava sahasını ardından topraklarını ABD ordusuna açacaktır.
Tezkere’nin iki boyutu
Hükümet’in red edilen tezkeresi iki maddeden oluşuyordu. İlk bölüm ABD askerlerinin Türkiye’ye konuşlanmasına izin verirken, ikinci madde Türkiye’nin Güney Kürdistan’a asker göndermesine izin veriyordu.
Büyük partilerden hiçbiri ikinci maddeye karşı çıkmıyor. Muhalefetteki sosyal demokratlar ikinci maddeyi desteklediklerini söylüyorlar. Oysa Türkiye’nin Güney Kürdistan’a girmesi bir Türk-Kürt çatışmasına yol açabilecek kadar tehlikeli bir adım olacaktır.
Türkiye’de yapılan bütün gösterilerde en sık dile getirilen taleplerden biri “Ülkede ve Dünya’da Barış İstiyoruz!” talebidir. “Ülkede barışa” yapılan bu vurgu, yeni bir Türk-Kürt çatışmasından duyulan endişeyi dile getiriyor.
Savaş karşıtı etkinliklerin iki temel odağı var: İslamcı muhalefet ve Kürt-Sosyalist ittifakının muhalefeti. Hükümette liberal islamcıların bulunuşu islami muhalefetin etkisini azaltıyor. İslamcı gösteriler genellikle Cuma günleri, namazdan sonra gerçekleştiriliyor. Genellikle camiye giden dar bir çevreyle sınırlı kalıyor. Ayrıca ABD’nin savaşına karşı çıkıp Türkiye’nin savaşını destekleme açmazı islami muhalefetin politik söylemini de çürütüyor.
Kürt Hareketinin Birlik İradesi
Kürtlere gelince.. Dört yıl önce CIA ajanları PKK Genel Başkanı’nı Kenya’da ele geçirerek Türk yetkililere teslim ettiler. Politik tansiyon yükseldi ve bir Türk-Kürt çatışmasının eşiğine gelindi. Ancak Kürdistan İşçi Partisi’nin politik kariyerine 68’lerin anti-emperyalist devrimci gençlik hareketleri içinde başlamış Genel Başkanı Abdullah Öcalan, ‘komployu’ bozarak yeni bir barış süreci başlattı.
Kürt gerillalar tek yanlı olarak ateşkes ilan ettiler ve silahlarını tamamen bırakmaya hazır olduklarını açıkladılar. Abdullah Öcalan Marmara Denizi’ndeki küçük bir adada yaptığı savunmasında Kürtlerin, “demokratik bir cumhuriyet altında Türk halkıyla aynı vatanda yaşamaya” istekli olduklarını ilan etti.
Türkiye’de yaşayan Kürtlerin birlikte yaşama arzusunun sahiciliğinin kuvvetli tarihsel referansları var. ABD’nin şimdi bölgemizde yapmak istediklerini, 20. yüzyılın başında Britanya hayata geçirmek için çabalıyordu. Kürtler İngilizlerin vaadlerine itibar etmediler ve Türklerle birlikte davrandılar. Bu ittifak sayesinde emperyalist ordular Anadolu’dan çıkarılabildi.
Türk Devleti Abdullah Öcalan’ın barış çağrılarına karşılık vermedi ve Kürt sorununu çürütmek yolunu tercih etti. Ancak buna rağmen bir normalleşme sürecine girildi.
Türkler ve Kürtler barış sürecinin sekteye uğramasından endişe duyuyorlar. Yani aslında Türkiye halkının savaşa karşı çıkan yüzde 96’sı her iki savaşa birden, hem ABD’nin Irak Savaşı’na, hem de Türk-Kürt çatışmasına karşı çıkıyor.
Emek-Barış-Demokrasi Güçleri
OHAL bölgesinde açık farkla birinci parti durumunda olan HADEP 3 Kasım 2002’de gerçekleşen seçimlere Türk sosyalistleriyle ittifak yaparak katıldı. Blok 2 milyona yakın oy aldı, (yüzde 6,3) bölgede birinci parti oldu, ancak adaletsiz seçim sistemi yüzünden Meclis’e giremedi. Baraj yüzde 10 değil de yüzde 5 olsaydı Blok 60’a yakın milletvekili çıkarabilecekti.
HADEP’in yoksul köylülere dayanan tabanıyla Türk emekçi sınıflarının kurduğu bu ittifakın basit bir seçim ittifakı olmasının ötesinde anlamı vardır. İki kesim de birbirleriyle olan ittifaklarını stratejik bir ittifak olarak nitelemektedir ve bugünlerde ortak bir ‘birleşik mücadele cephesi partisi’ kurmak için hazırlık yapılmaktadır.
Sosyalistler
Sosyalistlerin bir bölümü “Emek, Barış ve Demokrasi Bloku” çatısı altında Kürt hareketiyle ittifak yaparken, bir bölümü yalnız hareket etmeyi tercih ediyor, ancak hepsi “Savaşa Hayır Platformu” içinde yer alıyor. Meclis’te savaş tezkeresinin red edildiği 1 Mart günü parlamento binasının bir kaç yüz metre ötesinde 50 bin kişinin katıldığı bir gösteri vardı ve bu gösteri sol partiler ve sendikalar tarafından organize edilmişti.
ABD ağırlığının kalkması Türkiye’yi devrimci bir sürece sokabilir
Bundan sonra neler olabilir diye düşünürsek, bölgeyi ve Türkiye’yi kritik gelişmelerin beklediğini rahatça söyleyebiliriz. ABD Irak’ta kazanacak mı, kaybedecek mi, sonuç ne olursa olsun ABD en yakın müttefiklerinden birini, Türkiye’yi kaybedecektir.
Peki Türkiye’de kim kazanacak diye sorarsanız, şunu söyleyebiliriz kimin kazanacağı henüz belli değildir, bu muhalefetin politik ve örgütsel hazırlığına bağlı, Türkiye’nin üzerinden ABD ağırlığının kalkması Türkiye’yi devrimci bir sürecin içine sokma potansiyeline sahiptir.
İşte Kürt muhalefetinin ve sosyalistlerin birleşik cephesi tam bu noktada tarihsel bir önem kazanıyor. Biz Kürt-Emekçi İttifakı’nın kazanma potansiyellerine sahip olduğuna inanıyoruz.
Küresel Savaş Karşıtı Hareketin Anlamı ve Önemi
Son olarak ABD’deki savaş karşıtlarına Türk ve Kürt savaş karşıtları, sosyalistler olarak şunu söylemek isteriz. Sizin ABD’de yürüttüğünüz savaş karşıtı muhalefet bizim için çok önemlidir ve moral vericidir. Uluslararası savaş karşıtı hareket savaş karşıtı öfkenin sola doğru yönelmesine yardım ediyor ve halkların arasına düşmanlık tohumları ekilmesini engelliyor.
Şunu hissediyor ve anlatmaya çalışıyoruz: Türk-Kürt-Arap-Amerikalı hepimiz kardeşiz ve büyük insanlık ailesinin parçasıyız. Barış içinde bir arada yaşamak istiyorsak emperyalizmi ve kapitalizmi ortadan kaldırmamız gerekiyor. Gelin emperyalizmi ve kapitalizmi birlikte alt edelim.
Şan olsun Rachel Corrie’ye
Son olarak, Siyonistlere karşı Filistin halkını savunurken hayatını kaybeden ABD’li barış gönüllüsü Rachel Corrie’nin ailesine küçük bir mesaj iletmek isteriz: Kızınızla ne denli gurur duysanız azdır onu insanların kardeşçe yaşadığı eşitlikçi, özgür ve demokratik bir dünya idealinin şehididir. Rachel’in anısı bütün ortadoğu halklarının kalbinde sonsuza dek yaşayacaktır.
18 Mart 2003, Birlik Bülteni no:3
ABD’de yayınlanan savaş karşıtı bir dergi için kaleme alındı.
ALLAH ONDAN RAZI OLSUN. MEKANI CENNET OLSUN. BURADAN RACHEL’İN AİLESİNE SESLENMEK İSTİYORUM KIZINIZ BİR HİÇ UĞRUNA DEĞİL İNSANLIK İÇİN ŞEHİT OLDU.