1990-91 tarihindeki Birinci Körfez savaşı emperyalistlerin “Yeni Dünya Düzeni” safsatalarının hiç de inandırıcı olmadığını (henüz bu lafların ortaya atılmasının üzerinden birkaç yıl geçmişken) tüm dünyaya göstermişti. Emperyalizmin, emperyalist rekabetin ve dolayısıyla anti-emperyalizmin geçmişe, soğuk savaş yılları ve öncesine ait meseleler olduğu yaklaşımı aslı astarı olmayan iddialara dayanılarak savunuluyordu. Soğuk savaşın sona ermesiyle “post-emperyalist” bir döneme girilmiş olduğu, devletler arasındaki çatışmaların barışçıl yollarla çözülebileceği savunuluyordu. Bu iddianın yanı sıra “globalleşme” olarak tarif edilen sürecin, yani üretimin, ticaretin ve finansın uluslararasılaşmasının ve sermayenin uluslararası çapta gerçekleşen entegrasyonunun savaşı gereksizleştirdiği iddiası vardı. Aynı yaklaşıma göre global çapta yaşanan bu ekonomik değişimlerin siyasi sonuçları açıktı: Devletin uluslararası ve ulusal çaptaki “polislik” görevi sermayenin uluslararasılaşması süreciyle geçerliliğini yitiriyordu. Bu fazlasıyla safiyane yaklaşıma göre devletin değişime uğrayan rolüyle birlikte, milletler arasındaki askeri çatışmalar da anlamsızlaşacak ve tarihe gömülecekti.
Şimdilerde kimsenin hatırlamadığı bu tezler yeni değil, yüzyılın başında Kautsky’nin ortaya attığı “ultra-emperyalizm” tezinin ‘çağdaş’ versiyonları sadece. Bilindiği gibi bu teze göre büyük emperyalist güçler arasındaki çatışmaların ‘kapitalizm koşullarında’ son bulması, kapitalist şirketler çok büyüdükleri, belli başlı kapitalist ülkelerin ekonomileriyse birbirleriyle gittikçe daha fazla entegre olduğu için mümkün olabilirdi. Aksi bir durumda, yani bu güçler arasındaki rekabetin savaşsız halledilemediği bir durumda süreç bu güçlerin yok olmasıyla sonlanabilirdi. Kautsky sürecin daha barışçıl bir biçimde yaşanmasını sağlayacak bir araç olarak, en büyük emperyalist güçlerin oluşturacağı bir “federasyon” öngörmüştü. Geçen yüzyılın başında ileri sürülen ve yaşanılan iki dünya savaşıyla açıkça yanlışlanan bu yaklaşım yüzyılın sonunda yeni tarihsel koşullarda -sermayenin daha da globalleşip, soğuk savaşın sona erdiği koşullarda- yeniden dile getirilmeye başlandı. Üstelik iki kutuplu dünyanın sona erdiği, ABD’nin tek askeri ve siyasal hegemonik güç olarak yalnız kaldığı bu yeni dönemde emperyalistler arası genel bir çatışmanın ortaya çıkması ihtimali artık daha da azalmıştı.
Fakat bu görüş 1991 yılındaki Körfez savaşından sonra geçen on yıl boyunca yaşanılan gelişmelerle hiç mi hiç örtüşmüyor. Son on yıldır içerisinde yaşadığımız dünya iddia edilenin aksine savaşların ve uluslararası çapta ekonomik ve siyasal istikrarsızlıkların yaşandığı bir dünya oldu. 1991 yılındaki Körfez savaşı, 1999 yılındaki Balkan savaşı ve 11 Eylül’ün hemen ardından gerçekleşen Afganistan operasyonu dünyanın bu kanlı resminin belli başlı görüntüleriydi. Bunlar global çapta etkileri olan çatışmalardı. Bunlara ayrıca dünyanın bir çok yerinde yaşanan bölgesel savaşlar ve iç savaşlar da -Irak, Somali, Balkanlar, Ruanda, Liberya, Çeçenistan, Angola, Cezayir, Filistin- eklenmeli. Savaşlarla geçen bu on yıldan sonra dünyanın gündeminde hala ve giderek artan bir şekilde savaş var. Bu geçen kanlı yılların baş rol oyunculuğunu yapan ABD emperyalizmi, daha Afganistan bombardımanı sırasında sinyalini verdiği yeni Körfez savaşıyla bu rolünü sürdürmeye devam etmek istiyor. Dünya çapındaki savaş karşıtı muhalefete rağmen ABD emperyalizmi 1991 savaşı ve sonrasındaki ambargoyla ölüme, açlığa ve sefalete sürüklediği Irak halkına, bu sefer yeni bahaneler uydurarak -terörizmle savaş, kitle imha silahları- tekrar saldırmak, yoksul Irak halkının yaşayacağı daha büyük acılar pahasına Ortadoğu petrollerinin üzerine oturmak istiyor. Afganistan’a yapılan saldırı ve bunu takip edecek olan Irak’a yönelik saldırı, ABD emperyalizminin kanlı planının daha ilk adımları, sırada ABD’nin “şer eksenine” yerleştirip tehdit ettiği diğer ülkeler var.
Emperyalistler arası rekabet çağı
SSCB ve Doğu Bloku ülkelerinin yıkılmasından sonra soğuk savaş yıllarının politik olarak iki kutuplu fakat ekonomik olarak çok kutuplu olarak şekillenmiş olan dünyası yerini hem ekonomik hem de politik olarak çok kutuplu olan yeni bir dünyaya bıraktı. Bu haliyle dünya, geçen yüzyılın başındaki emperyalist rekabetlerin iki paylaşım savaşıyla sonuçlandığı dünyaya çok benziyor. ABD emperyalizminin konumu ise yine geçen yüzyılın başında sahip olduğu dünya çapındaki hegemonyayı kaybetmemek için didinen (ama başarılı olamayan) İngiliz emperyalizminin durumunu hatırlatıyor. Soğuk savaşın sonunda askeri olarak dünyanın en büyük gücü olarak tek başına kalan ABD emperyalizminin hegemonyası başka düzeylerde çatırdıyor. 21. yüzyıla girerken ABD emperyalizmin yaşadığı sıkıntıyı işte bu paradoks oluşturmakta: bir çok rakibini geride bırakabilecek bir askeri güce sahip olan ABD, bir taraftan dünya ekonomisini yönlendirebilme gücünü yitirirken diğer taraftan da kendisiyle ekonomik düzeyde rekabet edebilecek yeni kapitalist güçlerle mücadele etmek zorunda.
İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında dünya ekonomisi içerisinde tartışılmaz bir üstünlüğe sahip olan ABD emperyalizmi, uyguladığı silah ekonomisiyle bu dönemde dünya kapitalizminin tarihinde görülen en uzun ekonomik gelişmeyi sağlayabilmişti. Fakat ABD’nin ekonomik stabiliteyi sağlamak için yaptığı silah harcamaları, aynı zamanda onun dünya ekonomisi içerisindeki gücünün azalmasına neden oluyordu. Diğer taraftan bu türden askeri harcamalar yapmak zorunda kalmayan ve dolayısıyla Batı kapitalist dünyası içerisinde yükselişe geçen Japonya ve Almanya gibi ABD kapitalizmine rakip olabilecek yeni ekonomik güçler doğuyordu. Soğuk savaştan sonra bu güçlere ek olarak ABD emperyalizmine dünya çapında rakip olabilecek Rusya ve Çin gibi yeni emperyalist güçler de ortaya çıkmaktaydı. ABD emperyalizmi ve ona ekonomik olarak rakip olabilecek diğer emperyalist güçler arasında derinleşen çelişkilerin şu yaşadığımız günlerde salt ekonomik olmayan bir hegemonya mücadelesi olduğu daha açık olarak görülmeye başlandı. Geçen günlerde yapılan Irak gündemli BM Güvenlik Konseyi toplantısı, Irak’taki kitle imha silahları meselesinin etrafında dönen bir tartışmaymış gibi görünse de aslında ABD’nin dünya hegemonyasının çatırdamaya başladığını ve emperyalist güçler arasında giderek artan rekabetin siyasal ve “diplomatik” yönünü gösteriyordu.
Dünya ekonomisi için çok önemli olan Ortadoğu petrolleri ve soğuk savaş sonrasında batılı çokuluslu şirketlere ve batının askeri stratejilerine açılan Kafkaslar ve Orta Asya, emperyalist rakiplerin şimdiki başlıca mücadele alanını oluşturuyor. Bu emperyalist rekabet içerisinde ABD emperyalizminin 21. yüzyıldaki stratejisi, bugünlerde ‘Junior Bush’un başkan yardımcısı -Birinci Körfez Savaşı sırasında ise baba Bush’un savunma sekreteri olan- Dick Chaney tarafından, şu sözlerle dile getirilmişti: “Stratejimiz, gelecekte ortaya çıkabilecek potansiyel rakiplerin bu çıkışlarını engellemek üzerine odaklanmaktadır.” “Önleyici savaş” adı altında dile getirilen bu strateji o tarihlerden bu zamana değişmedi ve önümüzdeki günlerde de ABD tarafından uygulanmaya devam edecek. Dünyanın bir numaralı emperyalist gücü olan ABD, dünya üzerinde kendisinin izni dışında bir iş yapılmasını istemiyor. ABD emperyalizmi küresel egemenliğini ilelebet sürdürmek istiyor. Bu emellerini gerçekleştirmek için her türlü gelişmeyi istismar etmeye ve her türlü kanlı adımı atmaya hazır. Afganistan saldırısının ve Irak’a müdahale etme isteğinin arkasında yatan nedenler bunlardır. Yoksa ABD emperyalizminin ve onun kemik yalayıcısı İngiliz burjuvazisinin soğukkanlı bir sahtekarlılıkla dünyayı inandırmaya çalıştığı gibi demokrasiyi ve insan haklarını korumak, terörizme karşı savaşmak, dünyayı tehdit eden kitle imha silahlarını ortadan kaldırmak değil. Zaten ABD emperyalizminin, BM kararlarını bugüne dek 64 kez ihlal etmiş olan ve Irak’tan onlarca kat daha fazla kitle imha silahına sahip İsrail’den asla esirgemediği destek bu iğrenç ikiyüzlülüğün en açık delili değil mi?
Sermaye ve devlet
Akılda tutulması gereken şey dünya ekonomisi için çok önemli olan bölgelerde sürdürülen rekabetin salt başına çokuluslu şirketler tarafından uluslararası düzeyde sürdürülen bir ekonomik rekabet olmadığıdır. Bu rekabet aynı zamanda çokuluslu şirketlerin bu mücadelelerde korumalarına ihtiyaç duydukları devletler arasındaki siyasal ve askeri rekabettir, dolayısıyla emperyalistler arasında süren bütünlüklü bir hegemonya mücadelesidir söz konusu olan. Devletin rolü globalleşme denilen süreçle belli değişikliklere uğramıştır ama birilerinin iddia ettiği gibi zayıflamamıştır. Aksine global düzeyde çokuluslu şirketlerin diğer ekonomik güçlerle girdiği anlaşmazlık ve çatışmalarda ve diğer devletlerin çıkardığı sorunlar ve engellemelerde devlet, kendisine bağımlı (aslında kendisi de onlara bağımlı) bu sermaye çevrelerini düşmanlarına karşı koruyan, genişlemelerini olanaklı kılacak ulusal ve uluslararası düzenlemeler yapan başlıca aktördür. Bu anlamda geçtiğimiz yüzyılı karakterize eden şey sermaye ile devlet arasında gelişen ekonomik ve askeri ilişkiler olmuştur.
Modern kapitalist sistemin doğasını tarif eden bu ilişkiler Lenin ve Buharin tarafından yüzyılın başında ortaya konmuştu. Onlara göre modern kapitalizm kendi içinde iki çelişkili süreci barındırmaktaydı: Bunlardan ilki sermayenin ulusal ölçekte merkezileşmesi ve dolayısıyla devletle daha yakın ilişkiler kurması; diğeri ise ekonomik sistemin uluslararasılaşması, çokuluslu şirketlerin ve uluslararası ticaretin büyümesidir. Bir taraftan globalleşme diğer taraftan modern devletin devasa askeri-endüstriyel ağı bu çelişkinin modern biçimleridir. Bu çelişkinin yarattığı ekonomik rekabet, eşitsizlik ve istikrarsızlık askeri rekabeti ve savaşları yeniden ve yeniden üretmektedir. Bugün dünya, geçen yüzyılın başındaki on yıllarda (özellikle 1930’larda) olduğu gibi sermaye ile devletin bütünüyle bütünleştiği bir sürece tanıklık etmemektedir; fakat aynı zamanda sermayenin devlete ihtiyaç duymadan ‘kafasına göre dolaştığı’ bir dünya da değildir. Söz konusu iki çelişkili süreci aynı anda barındıran bir dünyadır; yani bir taraftan sermaye devletlerin sınırlarının dışına doğru yayılırken, diğer taraftan her zamanki gibi kendi devletine daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Yaşadığımız dünya sermayelerin hem ekonomik rekabete gözlerini diktikleri hem de sermaye birikimi için gerekli olan kaynaklara ulaşmak için kendi devletlerinin politik, askeri müdahalelerine ihtiyaç duydukları bir dünyadır.
Emperyalizm, ABD emperyalizmi, Irak savaşı
Bugünün hem politik hem de ekonomik olarak çok kutuplu olan (yakın zamanda şüphesiz bunun askeri sonuçları da görülmeye başlanacaktır) dünyasındaki emperyalist rekabetin çerçevesini belirleyen süreçler işte bunlardır. ABD’nin Irak’a müdahele etme isteği ve diğer emperyalist güçlerin bu girişime karşı oluşturdukları ululararası “muhalefet” yine bu çerçeve içerisinde anlaşılmalıdır. ABD’nin Irak’a saldırısının arkasında yatan gerçek neden bütün dünya kamuoyunun inandırılmaya çalışıldığı gibi terörizme karşı savaş, kitle imha silahlarının ortadan kaldırılması yalanları değil; ABD’nin stratejik gücü, petrolün ve dolayısıyla dünya ekonomisinin kontrolü, kısaca söylersek ABD’nin dünya çapındaki hegemonyası ile ilgilidir. ABD emperyalizmi kendisi ve elbetteki diğer emperyalist ülkeler için büyük değer taşıyan Ortadoğu petrollerini tamamen kontrol altında tutmak istiyor. Chomsky’nin deyimiyle ABD, Ortadoğu’yu “Teksas’ın bir uzantısı” haline getirmek istiyor. Böylelikle ABD emperyalizmi, dünya çapındaki hegemeonyasına karşı çıkabilecek, onunla her düzeyde rekabet edebilecek muhtemel rakipleri karşısında hem ekonomik hem de stratejik avantajlar kazanmayı amaçlıyor. ABD’nin petrol şirketleriyle silah şirketleri ABD devletiyle el ele vermiş, kendi kanlı çıkarları için Irak halkına daha büyük yıkımlar ve acılar yaşatmaya, bütün Ortadoğu’yu tehdit edecek, savaşlara sürükleyecek bir hamleye hazırlanıyor. ABD ermperyalizmi hem Ortadoğu petrolünü kontrol altında tutmak istiyor, hem bütün dünyaya sahip olduğu askeri gücü gösterip, gözdağı verip hegemonyasını sağlamlaştırmak istiyor, hem de dünyanın başka bölgelerine yapacağı askeri müdahaleleri meşrulaştırmayı amaçlıyor.
ABD “diplomasisinin” yayılmacı emellerini gerçekleştirirken kullandığı basit bir ölçü vardır: ABD emperyalizminin çıkarları. Bu çıkarların gerçekleşmesine engel olabilecek, bu çıkarların gerçekleştirilmesi sürecinde istikrarsızlık yaratacak her ülke, her güç düşmandır. ABD dışişleri bugünlerde ABD’nin düşmanlarının listesini çıkarmakla uğraşıyor. ‘Şu an için’ listede ABD’nin diplomatik, finansal ve askeri eylemlerine hedef olarak gösterilen 40-50 civarında ülkenin adı var. Bu gelişmeler tüm dünya kamuoyuna bir kez daha göstermektedir ki içinde yaşadığımız dünya, hala emperyalist rekabetin, kapışmaların ve bunların sonucu olarak kanlı savaşların dünyasıdır.
Bütün bu gelişmeler yaşanırken geçen yüzyılın başında Kautsky’nin, yüzyılın sonunda ise sol liberallerin öne sürdükleri, dünya çapındaki uluslararası kapitalist rekabetin askeri çatışmalara ve savaşlara dönüşmek zorunda olmadığı, anlaşmazlıkların barışçıl yollarla aşılabileceği yaklaşımı bütün inandırıcılığını bir kez daha yitirmektedir. Onlar açısından emperyalizm, emperyalist güçlerin tercih edebilecekleri siyaset alternatiflerinden, günümüz kapitalizminin kendini gösteren “yüzlerinden” biridir. Dolayısıyla, askeri çatışmalar ve savaş, kapitalizmin bu çerçevesi içerisinde kaçınılmaz değildir. Lenin’i bütün bu yaklaşımlardan ayıran ve yüz yıl kadar önce ortaya koymuş olsa bile tezlerini hala güncel yapan şey emperyalizme ilişkin yaklaşımıydı. Lenin emperyalizmin sadece bir politika değil, kapitalist gelişmenin bir aşaması (en yüksek aşaması) olduğunu ısrarla belirtiyordu. Dolayısıyla emperyalist rekabet ve hegemonya mücadelesi, dolayısıyla askeri çatışmalar ve savaş, kapitalist gelişmenin doğasında olan şeylerdir. Bu durum yüzyıl öncesi için olduğu kadar bugünün dünyası için de geçerlidir. Lenin yüz yıl kadar önce emperyalizmi ve onun yıkıcı sonuçlarını ortadan kaldıracak olan tek şeyin işçi sınıfının sosyalist devrimi olduğunu söylüyordu. O bunu söylemekle kalmadı, 1917 Büyük Ekim Devrimi ile emperyalist-kapitalist sisteme tarihinde gördüğü en büyük darbeyi yapan Rus işçi sınıfının önderi olarak pratikte bu zincirin nasıl kırılacağını da ortaya koydu. Bugünün dünyasında da emperyalizme ve onun dünya halklarına yaşattığı acı ve sefalete yine gerçek anlamda son verecek olan, emperyalistlerin dünya çapındaki tezgahlarına çomak sokup oyunlarını bozacak olan şey aynıdır ve görev değişmemiştir: işçi sınıfı ve ezilen halkların ortak mücadelesi, dünya devrimi ve sosyalizm!
Erkan Doğan, Birlik Bülteni 3, 21 Mart 2003
ne yapsı garip amerikaya bedava kendi ellerimizle ırak petrollerini yani bizim olması gereken pertrolleri verdik yazıklarolsun bize herhalde atalarımızın kemikleri sızlamıştır.