Irak’ın ABD tarafından işgal edilmesi, bütün bölgede büyük altüst oluşlara yol açacak bir süreci başlattı. Şimdi hedefte Suriye ve İran var. Bush’un “yol haritası” bu kadarla da sınırlı değil. Ortadoğu’nun, ABD’nin çıkarları doğrultusunda bütünüyle yeniden şekillendirilmesi amaçlanıyor.
Bush doktrinin 11 Eylül ertesinde gündeme gelmesi, bunun 11 Eylül’ün sonucu olarak ortaya çıktığı yanılsamasına yol açıyor. Gerçek daha derinde. Şu an ABD’yi yöneten gerici klik, “önleyici savaş” stratejisinin temellerini daha 90’larda, Berlin Duvarı’nın çöküşünün gürültüsü eşliğinde ve Birinci Körfez Savaşı sırasında attı. Cheney, Wolfowitz, Rumsfeld, Perle gibi “şahinler” ‘Baba Bush’un döneminde de karar verici noktalardaydılar.
Zamanın Savunma Bakanı Cheney, Müsteşarı Wolfowitz’i, “SSCB’nin çöküşünün ardından ortaya çıkan duruma uygun bir doktrin” hazırlamakla görevlendirmişti. Wolfowitz Savunma Planlama Kılavuzu başlıklı bir belge hazırladı. “ABD ‘nin Sovyetler Birliği ‘nin çöküşünün ardından ele geçirmiş olduğu ‘tek süper güç’ olma imtiyazını ve statüsünü muhafaza etmek, başlıca amaçtır…” şeklinde amacını açıkça ortaya koyan bu ‘Kılavuz’da “Bush Konsepti”nin özünü bulmak mümkün. Wolfowitz orada ABD’nin “yeni güç merkezleri oluşturma teşebbüslerini engellemek ve muhtemel rakipler daha büyük roller oynamaya heveslenmeden caydırmak” için “gerektiğinde tek başına harekete geçmekten kaçınmayacak” bir kararlılıkla askeri güce dayanmak gerektiğini savunuyordu.
Baba Bush, Başkanlık seçimini kaybedince bu çete de gözden düşer gibi oldu ama hiç boş durmadı. Gerici Hıristiyan tarikatlarının, Siyonist lobilerin, petrol ve silah tekellerinin desteği arkalarındaydı. Irak’a saldırması için Clinton’a açık mektuplar yazdılar, Monica Lewinsky skandalları tertiplediler ve en sonunda Florida’nın “hamile ve gamzeli” oylarına dayanarak iktidarı ele aldılar. Gecikmeli de olsa harekat planlarını uygulamaya koydular. 11 Eylül eylemi kimler tarafından gerçekleştirilmiş olursa olsun, Bush çetesinin işine yaradı, Perle ve Wolfowitz gibileri planlarını hayata geçirmek için son derece uygun bir ortam buldular.
Wolfowitz’e göre çok dinli, çok mezhepli, çok etnisiteli Irak Ortadoğu’yu karıştırmak için en uygun başlangıç noktasıydı. Irak’ın çöküşünün “tersine domino etkisi” gerçekleştirerek, bütün bölgeyi etkileyeceğini ileri sürüyordu.
Bush’un “önleyici savaşı” terörizme ya da Afganistan gibi Irak gibi dünyanın en yoksul ülkelerine karşı geliştirilmiş bir doktrin olmaktan çok özü itibarıyla “yeni güç merkezleri oluşturma hevesi” ve potansiyeli taşıyan, ABD’nin tek süper güç olma konumunu sarsabilecek ülkelere karşı geliştirilmiş bir doktrindir. Irak’ın işgali, özü itibarıyla ABD ile AB, Japonya, Çin, Rusya gibi büyük güçler arasında sürmekte olan “büyük satranç oyunu”nda bir hamledir.
Ortadoğu petrolünün ve dağıtım hatlarının ABD denetimine geçmesi OPEC’in petrol fiyatları üzerindeki belirleyici konumunu sona erdirecek. Modern kapitalizmin kanı olarak tanımlanan petrolü ve onun dolaşımının denetimini eline geçiren ABD, dünya kapitalizmi üzerindeki hegemon konumunun sürmesini bu yolla garantiye alacak.
20. Yüzyıldaki iki dünya savaşının nedeni emperyalist güçler arasındaki bu rekabetti. O zaman dünyanın imparatoru -kendisiyle ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ diye övünüyordu- İngiltere’ydi. O da sanayisi ve ekonomisi kendisinden daha güçlü rakiplerin varlığına karşın üstün konumunu büyük ölçüde askeri gücüne yaslanarak koruyordu. Rekabetin ana aktörleri yaşlı Avrupa’daydılar ve iki büyük savaşa tutuşarak birbirlerinin güçlerini tükettiler.
Kıta Avrupasında silahlarla sürdürülen rekabet ABD’yi öne çıkardı ve ABD iki dünya savaşının ertesinde tek büyük emperyalist güç olarak kaldı.
II. Savaş ertesinde BM’den IMF’ye her alanda ABD’nin belirleyici olduğu bir yapı şekillendi. ABD yaşlı Avrupa’nın harap olmuş ve sosyal devrim korkusuyla tir tir titreyen emperyalistlerini, SSCB ile ‘soğuk savaş’ doktrini ideolojik ve politik olarak da arkasına topladı. Sonuç olarak bu doktrin belli bir ölçüde işe yaradı, SSCB’nin silahlanma yarışına zorlanması, emperyalist kuşatmanın sonucu olarak çıkmış “içten çürüme” sürecini hızlandırdı ve sonunda Rusyayı çöküşe sürükledi.
Ancak ABD’nin hegemon konumu çökmüş emperyalist ülkelerin yeniden toparlanma sürecine girmesiyle çoktan sarsılmaya başlamıştı. Emperyalist rekabeti ekonomik, siyasi ve askeri olarak üç düzeye ayırırsak tek kutuplu askeri yapıya rağmen, siyasi düzeyde ve özellikle ekonomik düzeyde gerçekte çok kutuplu yapı en baştan beri gerçeklikti.
Ekonominin basit bir kuralı vardır, sermaye üretken yatırımlara yöneldiği ölçüde yoğunlaşır. Silaha yatırılan sermaye uzun vadede bir bütün olarak sermaye birikim sürecine zarar verir. Ve o ekonomiyi emperyalistler arası ekonomik rekabette dezavantajlı konuma sürükler. 20. Yüzyılda da gerçekleşen buydu.
Bu noktada durup, yukarda sorduğumuz soruyu yeniden hatırlayabiliriz: Savaşın suçlusu tek başına Bush ve şürekası mıdır?
Gerici-Cumhuriyetçi kliğin teorisyenlerinden Robert Kagan, kendilerinin rolünü sorgulayanlara Vietnam Savaşını hatırlatıyor: “Vietnam Savaşı üç veya dört kişinin kafasından çıkan düşünce değildi.” diyor ve ekliyor: “Bu tüm dünya hakkında düşünmenin bir ürünüydü. Bu iyi veya kötü, çevreleme politikasının mantıki bir sonucuydu. Elit entelektüel sınıfın elinde olan Amerika’nın Vietnam politikasını desteklemenin genişliği ve derinliği muazzamdı: Basın, hükümet, politika arkasındaydı. Bunların Bundys veya Rostow’un fikirleri olduğunu ileri sürmeyelim. Bu ulusal bir konsensüsün eseriydi.”
Wolfowitz gibiler meşruiyet kaynaklarını ABD’nin hegemon pozisyonunu kaybetmesinden duyulan ve son tahlilde egemen sınıfın tümünün paylaştığı korkudan aldılar. Demokratların iktidarda olduğu dönemde gerilemeyi askeri güce dayanarak geciktirme çabaları daha ihtiyatlı bir şekilde sürdürüldü. Cumhuriyetçiler Clinton’u yeterince kararlı olmamakla suçladılar. Oğul Bush işbaşına gelir gelmez kendi ‘radikal’ hareket planını uygulamaya geçti.
Sonuç olarak Irak Savaşı ile birlikte emperyalistler arası rekabette yeni bir sürece girilmiş oldu. 20. yüzyılı hatırlayanlar emperyalist rekabetin insanlığa ve mazlum halklara nelere mal olduğunu hatırlayarak kaygılanıyor. Bu sonuçları dünya savaşına kadar uzanabilecek tehlikeli bir süreçtir. Sadece Ortadoğu değil, bir bütün olarak dünya Amerikan saldırganlığının tehdidi altındadır.
Irak Savaşı sürecinde daha önce rastlanmadık ölçüde ve boyutta uluslararası bir savaş karşıtı hareketin ortaya çıkması yüz milyonların benzer kaygıyı paylaştığını gösteriyor. Bugün Amerikan saldırganlığının durdurulması için mücadele etmek, gelecek kuşakların hayatı ve üzerinde yaşacakları gezegenin selameti için mücadele etmek anlamına gelir. Ertelenemez bir görevdir. İnsanlığa karşı sorumluluk hisseden hiç kimsenin kaçınamayacağı bir görevdir.
Birlik Bülteni 4, 7 Haziran 2003
*”Hoşt Amerika, Puşt Amerika” diyerek meselenin özünü 30 yıl önce ortaya koyan Aşık Mahzuni Şerif’i anarak, sevgiyle (Not: Mahsuni Şerif Bülten’in yayınlandığı günlerde vefat etmişti)