AKP hükümeti oldu bittiye getirip, Irak’a asker göndererek Türkiye’yi ABD’nin başını çektiği işgalci koalisyona dahil etmek istiyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 Mart’ta savaşı kapıdan kovmuştu, şimdi hükümet, “Irak’ın yeniden yapılandırılması” bahanesinin arkasına saklanarak kapıdan kovulanı bacadan içeri almaya çalışıyor.
Oldu bittiye izin verilemez. Çünkü bu kararın, içerde ve dışarıda etkisi yıllarca sürecek sonuçları olacaktır. Halkın tümünü ve ülkenin geleceğini ilgilendiren bu konu halkın tümünün katılımıyla karara bağlanmalıdır.
Çünkü söz konusu olan çocuklarımızın hayatı ve ülkemizin geleceğidir
Irak halkı ABD’nin başını çektiği Koalisyon güçlerini kurtarıcı olarak değil işgalci olarak değerlendiriyor. İşgalcilere karşı direniyor. ABD kendisinin kontrol etmeyi başaramadığı ve direnişin en yoğun biçimde sürdüğü Sünni-Arap bölgesini Türkiye’nin “denetimini”ne bırakmak ve böylece kendi askeri zaiyatını azaltmak istiyor.
Irak’a asker gönderilirse, Türkiye, uluslararası meşruiyeti olmayan, kirli ve haksız bir işgalin suç ortağı durumuna düşecek, bir bataklığın içine çekilecek, ‘Coni’ ölmesin diye bizim çocuklarımız ölecek.
Başta Araplar olmak üzere tüm bölge halkları ve başta İran ve Suriye olmak üzere bütün komşularımız ve bütün bir islam alemi bize cephe alacak. Bölge halklarıyla aramıza kan girecek.
Türkiye İşgalci Koalisyon’un parçası olursa kendisini birden fazla savaşın içinde bulacaktır. Irak Savaşı gerçekte Ortadoğu’nun ABD çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirilmesi için sürdürülen daha büyük bir savaşın sadece bir cephesiydi. Bağdat’a atılan bombaların dumanı tüterken Pentagon sözcüleri İran’ı ve Suriye’yi tehdit ettiler.
Birinci Dünya Savaşı ertesinde de petrol şirketlerinin istekleri ve payları doğrultusunda çizilmiş bölge haritası, bu kez Amerikan şirketlerinin istekleri doğrultusunda yeniden çiziliyor. Savaş alanı Türkiye’nin de parçası olduğu bütün bir bölgedir. Türkiye ABD’nin başını çektiği Koalisyon’a dahil olursa Ortadoğu’yu yeniden şekillendirme savaşının diğer cephelerinde de Koalisyon’un parçası olmak durumunda kalacak.
Daha da önemlisi Irak Savaşının Ortadoğu savaşının sadece bir cephesi olması gibi, muhtemel bir Ortadoğu Savaşı da küresel çapta süren bir mücadelenin, emperyalist rekabetin ve bunun sonucu olarak ortaya çıkabilecek muhtemel bir savaşın sadece cephesidir.
ABD küresel imparatorluğunu dünyanın geri kalanına sahip olduğu devasa savaş aygıtına dayanarak dayatıyor. Wolfowitz gibi teorisyenler, Bush Doktrini’nin asıl amacının, ABD’nin tek süper güç olma konumunu sarsabilecek, “yeni güç merkezleri oluşturma hevesi ve potansiyeli taşıyan ülkeleri” caydırmak, engellemek olduğunu açıkça yazıyorlar. Irak’ın işgali, özü itibarıyla ABD ile AB, Japonya, Çin, Rusya gibi büyük güçler arasında sürmekte olan “büyük satranç oyunu”nda bir hamleydi..
Büyük emperyalist güçler arasında “azgelişmiş” dünyanın kaynaklarının ve pazarlarının paylaşılması amacıyla sürdürülen rekabet dünya çapında iki büyük savaşa neden oldu.
Türkiye bu savaşlardan birincisine 33 yaşında Alman hayranı ve kaşındaki beyazlığı Cihangir alametliğine yoracak kadar ihtiraslı bir kişinin, tek bir kişinin verdiği kararla girmişti. Turan kurulacaktı. Üç kıtaya ve 3 milyon metrekareye yayılmış bir imparatorluktan geriye Türkiye kaldı.
Türkiye Irak’a asker gönderirse ABD’nin küresel düzeyde sürdürdüğü petrol-dolar-hegemonya savaşının da taşeronu konumuna sürüklenecektir.
Irak Savaşı’nın en ayırt edici ve umut verici sonucu ortaya savaş karşıtı bir küresel hareketin çıkması oldu. 15 Şubat’ta dünyanın dört bir köşesinde milyonlarca insan aynı anda ve aynı amaç için sokağa çıktı: Savaşa Hayır!
Uluslararası savaş karşıtı hareket sosyal bilimciler tarafından üçüncü güç olarak niteleniyor.Türkiye Irak’a asker göndermeye karar verirse savaş karşıtı uluslararası kamuoyunu da karşısına alacaktır.
Irak’a asker gönderme kararı,
- Türkiye’nin bir bataklığa saplanmasına, gençlerimizin hayatına kaybetmesine,
- Türkiye’nin uluslararası meşruiyeti olmayan bir savaşın suç ortağı durumuna düşmesine,
- Türkiye’nın Irak halkı tarafından işgalci bir güç olarak değerlendirilmesine, yayılmacı olmakla suçlanmasına,
- Müslüman dünyanın, bölge halklarının ve komşularımızın Türkiye’ye tepki duymasına, uzaklaşmasına ve hatta aramıza kan girmesine,
- Başta AB ve Rusya olmak üzere büyük güçlerin Türkiye’ye cephe almasına, dışlamasına,
- Türkiye’nin yalnızlaşmasına, itibar kaybetmesine, ABD ve İsrail’e mahkum kalmasına neden olacaktır.
- Türkiye yarın dönüp kendi gövdesine saplanacak olan emperyalist kurşunu ateşleyen silahın tetiğini, bugün kendi eliyle çekmiş olacaktır.
Türkiye’nin işgal koalisyonuna dahil olmasının iç politikada da çok yakıcı sonuçları olacaktır. Zaten bıçak sırtında yürüyen ekonomi krize girecektir. Çünkü başta turizm olmak üzere pek çok sektör çökecektir. Demokrasi askıya alınacak, baskıcı rejimler gündeme gelecektir. Ülkede barışla bölgede barış arasında kopmaz bir bağ vardır. Bölgede savaşı üstelik haksız ve gerici bir işgal savaşını sürdüren Türkiye’nin kendi içinde barışçı ve demokratik yöntemleri tercih edeceğini sanmak saflık olur.
Türkiye’yi yönetenler 90’lardan beri ABD ve İsrail’e dayanarak bir bölge gücü olma politikası sürdürüyorlar. Bu politikanın içerdeki karşılığı, aydın cinayetleri, kirli savaş, gerici ve faşist sağın yükselişi, Susurluk ve 28 Şubat, 5 Nisan, Şubat 2001 oldu. İşgal Koalisyonu’na dahil olmak bir uçurumun kenarında ayakta durmaya çalışan Türkiye’yi uçuruma yuvarlayacaktır.
Sonuç olarak ülkenin kaderini yakından ilgilendiren böylesine önemli bir karar küçük bir azınlık tarafından kapalı kapılar ardında ve oldu bittiye getirilerek alınamaz. Anayasada süratle yapılacak bir değişiklikle derhal sandık halkın önüne konmalıdır. Referanduma gidilmelidir. Kendi geleceğine halk karar vermelidir.
Çünkü demokraside halkın iradesi ve isteği esastır.
Referandum olarak da bilinen halk oylaması, halkı ilgilendiren kararların bizzat halk tarafından verilmesine olanak tanıdığı için demokrasinin temel taşıdır. Halkın iradesini doğrudan gösterebilmesini sağlar.
Anayasaların referandumla yürürlüğe sokulabilmesi, halk oyunun önemini gösterir.
Modern anlamda ilk halkoylaması 364 yıl önce, 1639’da Kuzey Amerika’da, Connecticut’ta düzenlendi. Bu referandumda “Connecticut’ta Düzenin Temel Esasları” başlıklı anayasal belge oylandı ve kabul edildi.Demokrasinin en önemli tarihsel adımlarından ve referanslarından biri olan Fransız Devrimi ertesinde 1793’de, anayasal konularda halk oylamasını zorunlu kılan bir anayasa yürürlüğü kondu. Ulusal çapta ilk referandum 200 yıl önce. 1802’de İsviçre’de gerçekleştirildi.
Referandum dünya çapında 144 ülkede demokratik işleyişin ayrılmaz parçası. 1990 – 2000 yılları arasında 23’ü Avrupa ülkesi toplam 84 ülkede halkoyuna başvuruldu.
Halk Oylaması yöntemi, Almanya, Portekiz, İrlanda gibi ülkelerde ve Baltık Ülkeleri’nde giderek daha fazla ağırlık kazanıyor.
Pek çok ülke “çözülemez” sanılan problemleri Halk Oylamasına başvurarak çözdü. Güney Afrika’da ırk ayrımcılığına dayanan “apartheid” rejimi Halk Oylamasıyla sona erdirildi. İrlanda barışa Halk Oylamasıyla kavuştu.
Dünya Bankası, İsviçre ve Finlandiya’daki uygulamaları “politik gelişmenin en önemli adımlarından biri” olarak değerlendiriyor.
Çünkü kaderimizi belirleyecek karar Tayyip Erdoğan’a bırakılamaz.
3 Kasım seçimleri Cumhuriyet tarihinin en adaletsiz seçimlerinden biri oldu. Halkın yüzde 60’nın iradesi parlamentoya yansımadı.
Yüzde 10 seçim barajı Türkiye’yi AKP’ye mahkum etti. Meclis’teki partiler toplam 16 milyon 835 bin oyla 550 sandalyenin tümünü kazandılar. Onlara oy vermeyen 24 milyon 565 bin seçmen, yani tüm seçmenlerin yüzde 60’ı temsil edilememiş oldu. Baraj örneğin Almanya’daki düzeye, yüzde 5’e inmiş olsaydı parlamentoya 5 parti daha girecekti.
Meclis’teki her iki milletvekilinden biri, demokratik ülkelerde eşine rastlanmayan yüzde 10 seçim barajının diğer partileri engellemesi yüzünden oraya gelebildi.
Halkın kaderi “takiyye”ci AKP’ye, tüccar Erdoğan’a bırakılamaz.
AKP’liler “biz değiştik” diyorlar. Ne yönde değiştiler? Tayyip Erdoğan dün “demokrasi bizim için amaç değil araçtır” diyordu. Demokrasi yönünde değiştiyse, demokrasi onun için artık amaçsa, işte şimdi Tayyip Erdoğan’ın karşısında samimiyetini, demokratlığını ve Kasımpaşalılığını ispatlayacak bir fırsat, sözünde dursun. Aralık ayında “Irak konusunda gerekirse referanduma gideriz” demişti, gerekiyor, sandığı halkın önüne koysun.
Halkın kaderi Erdoğan’a bırakılamaz ama kerameti kendinden menkul seçilmemişlere hiç bırakılamaz. Gizli kapılar ardında süren pazarlıklar sona ersin. Kendi kaderine halk karar versin!
Halk oylamasına gidebilmek için, Anayasa’da küçük bir değişik-ekleme gerekiyor. AKP’nin çoğunluğu düzeltmeyi hızla yapıp, halkın önüne sandığı hemen koymaya rahatça yetiyor.
İsviçre’de Meclis’e 100 bin imzalı bir dilekçeyle başvurulduğu zaman referandum süreci otomatik olarak başlıyor. İsviçre örneği anayasa değişikliği için model olarak kullanılabilir.
Bu kampanya önerisi 1 Mart tezkeresinin ardından “Irak’ın inşasına yardım etmek” bahanesiyle asker gönderilmesi gündeme geldiğinde, Emek-Barış-Demokrasi Bloku güçlerine götürülmüştü.
Referandum olarak da bilinen halk oylaması, halkı ilgilendiren kararların bizzat halk tarafından verilmesine olanak tanıdığı için demokrasinin temel taşıdır. Halkın iradesini doğrudan gösterebilmesini sağlar.
3 Kasım seçimleri Cumhuriyet tarihinin en adaletsiz seçimlerinden biri oldu. Halkın yüzde 60’nın iradesi parlamentoya yansımadı.
SAVAŞA HAYIR BARIŞA EVET