Türkiye 2002 yılını ekonominin büyüdüğü ve enflasyonunun gerilediği bir yıl olarak geçirdi. Gayri Safi Yurtiçi Hasıla sabit fiyatlarla %6.4 büyüdü. Bu, GSYİH’nin %7.4 daraldığı 2001 krizi düşünüldüğünde olumluluk olarak yansıtılsa da bu olumluluk, krizin asıl yükünü çeken çalışanlara hiçbir şekilde yansımamış tersine gerçek ücretler 2002 yılında da gerilemiştir.
2002’nin ilk üç çeyreğinde imalat sanayii özel sektöründe reel ücretler %1.3, reel kazançlar ise %4.6 düzeyinde azalmıştır. İmalat sanayii kamu sektöründe reel ücretler %3.8 artmış, buna karşılık üretimde çalışan başına reel kazanç %2.6 gerilemiştir.
Reel ücretlerdeki bu gerilemeye koşut olarak 2001 ve 2002’de istihdamda da büyük kayıplar yaşandığını ve işsizlik oranlarının arttığını görmekteyiz. 2000 yılında %5.6 olan Türkiye geneli işsizlik oranı, 2001’de %8.0, 2002’nin üçüncü çeyreği itibariyle de %9.9’a yükselmiştir. 2000 yılı için %20.3 olarak belirlenen eğitimli gençlerde işsizlik oranı, 2001’de %28.7, 2002’nin üçüncü çeyreğinde de %31.1 olarak gerçekleşmiştir. DİE verilerine göre, 1997’de imalat sanayii istihdam düzeyini 100 kabul edersek, istihdamın kamuda –erken emeklilik, özelleştirme ve “atıl istihdamın” azaltılması gibi siyasi uygulamalar sonucunda— 74.1 endeks düzeyine, özel sektörde de 86.2 endeksi düzeyine gerilediğini gözlemekteyiz. Yani son üç yıl içinde her yüz kişiden yaklaşık 20’si işinden olmuştur.
Asıl yük: Faiz
2000 ve 2001 kriz idaresi altında faiz harcamalarının ulusal mali piyasalardaki yükü de artarak süregelmiştir. Faiz harcamalarının, vergi gelirlerinin 2000’de %77.1’ine, 2001’de de %104.5’ine ulaştığı görülmektedir. 2003 yılına ait 3 aylık geçici bütçe faiz harcamaları hedefinin, vergi geliri tahmininin %110’una ulaşacağı öngörülmektedir.
Devlet bütçesi artık sosyal ve ekonomik altyapı ile büyümenin değil, finans piyasalarına kaynak transferini yeniden düzenlemenin bir aracı haline dönüşmüş durumdadır.
2002 yılı bütçesi 71.3 katrilyon TL toplam gelirler ve 98 katrilyon TL harcama hedefleri üzerine programlanmış idi. 2002 hedeflerine göre, bütçe açığı 27 katrilyon TL, iç borç faiz ödemeleri de 36.9 katrilyon TL olacaktı. IMF tanımına göre Konsolide Kamu Sektörü (KKS) faiz dışı fazlasının milli gelire oranla %6.5, konsolide bütçede ise %5.4 düzeyinde olması hedeflenmekteydi.
Ancak 2002 yılı bütçesi harcamalarda 15.4 katrilyon TL, bütçe açığında da 11 katrilyon TL sapma göstermektedir. 2002 yılı kamu maliyesi, aşırı iyimser olan ve dolayısıyla gerçekleşmesi imkansız görünen hedefleri tutturamamış durumdadır.
11 katrilyon TL düzeyinde gerçekleşmesi beklenen sapmanın 9.3 katrilyon TL’si faiz harcamalarındaki sapmadan kaynaklanmaktadır.
Bütçedeki sapmanın ana yükü faiz harcamalarında olmasına karşın mevcut programı savunan çevreler ısrarla bu gerçeği görmezden gelmeye çalışmakta, bütçe hedeflerindeki sapmanın asıl nedeninin “popülist harcamalar” olduğunu ileri sürmektedir..
En fazla verilen örnek “aşırı sosyal güvenlik harcamalarıdır”. Oysa bütçe rakamları, zaten aşırı iyimser tahminlerce çok düşük tutulan sosyal güvenlik transferleri hedefinden sadece 2.2 katrilyon TL düzeyinde bir sapma göstermektedir.
Faiz harcamalarındaki sapma ile karşılaştırıldığında ancak beşte bir düzeyinde kalan sosyal güvenlik harcamaları üzerine kimi medya çevrelerinde böylesi bir tartışmanın sürdürülmesi maksatlı ve saptırmaca yüklü bir anlayışın ürünüdür.
AKP’nin Ekonomi Politikası
AKP hükümeti iç borç yükünü azaltmanın yolunu sermaye kesiminin gerçek anlamda vergilendirilerek bu kesimin vergi havuzuna katkısını arttırmaya yönelmek yerine, özel sermaye kesimine yeni rantlar sağlayan ve sosyal devletin tümüyle tasfiyesini öngören özelleştirmelerin hızlandırılmasında aramaktadır.
Uygulanması planlanan programın ülkemizde kalıcı bir istikrarı sağlamasının mümkün olmadığı gibi, tüm 90’lı yıllar boyunca uygulanan ve özellikle son üç yıldır IMF gözetiminde yapısal düzenlemeler ile kalıcı kılınmaya çalışılan modelin, piyasa aktörlerinin beklentilerine dayalı bir “spekülatif-yönlü büyüme” modelinden ibaret olduğu bilinmektedir.
Kaldı ki, bir önceki hükümetin IMF ile imzaladığı stand-by anlaşmaları ve yapısal düzenlemelerin getirdiği kısıtlar altında artık, ekonomimizi kendi hedefleri doğrultusunda yönetme ve yönlendirme imkanları olabildiğince sınırlanmıştır. Para ve döviz kuru politikaları yasayla tam özerkleşmiş (ve dış sermaye çevrelerinin denetimine açılmış) bulunan Merkez Bankası’na ve Merkez Bankası’nın pasif tavrı sürdükçe de piyasanın spekülatif “beklentilerine” teslim edilmiştir.
AKP Hükümetinin kurulmasından kısa bir süre sonra ilk uygulama mali miladın kaldırılması oldu, “vergi barışı” söylemiyle kapsamlı bir vergi affı TBMM’den geçirildi..
Mali miladın kaldırılmasıyla kayıtdışı ekonominin sınırlandırılması yönünde atılacak önemli bir adımdan vazgeçilmiş, bu bağlamda yeni vergi kaynaklarına ulaşma olanakları yitirilmiştir.
Vergi affı vergisini ödeyen yükümlüler ile vergi borcu olanlar arasında finansal açıdan eşitsizliğe yol açmanın yanısıra, vergi kaçakçılarının af kapsamına alınması vergive toplum ahlakı yönünden yanlış adımarın atılmasına yol açmış, dürüst vergi yükümlüsü yurttaşın devlete olan güveni sarsılmıştır.
Bundan böyle AKP hükümetinin “vergi adaleti” vurgusu içi boş bir söylem olmaktan öteye geçmeyecektir.
AKP hükümetinin tarım politikaları da muğlaklıklar ve aldatmacalar ile doludur.
Seçim öncesinde, çökme noktasına gelmiş olan tarım ve hayvancılığın sorunlarını parlamentoya getirmeyi ve çözmeyi vaad eden AKP, Hükümet Programı’nda tarım politikalarının temel hedeflerini “(tarımsal) fiyatların serbest piyasada oluşması esas alınarak üretimin piyasa koşullarındaki talebe göre yönlenmesi sağlanacaktır” diyerek bu sorunların çözümünde devletin bir rolü olmayacağını ve tarım sektörünü piyasa koşullarına teslim edileceğini açıklamaktadır.
Devlet bütçesi artık sosyal ve ekonomik altyapı ile büyümenin değil, finans piyasalarına kaynak transferini yeniden düzenlemenin bir aracı haline dönüşmüş durumdadır.

Ağustos 2003
DİSK Genel-İş II. No’lu Şube Kongresi Raporu için yazıldı ve burada yayınlandı