Türkiye’nin 80 yıllık siyasi hayatına yön veren temel parametreler birer birer etkisizleşiyor. Statüko her geçen gün biraz daha aşınıyor. 3 Kasım’ın ortaya koyduğu bu oldu. Sözgelimi Türkiye’yi yönetenlerin neredeyse 80 yıldır yok saymaya çalıştığı Kürt sorunu, artık yok saymanın anlamsızlaştığı yeni bir evreye girdi. ABD’nin sorunun doğrudan tarafı olduğu bir aşamada “Kürtler aslında dağ Türkleridir” söylemi artık ne kadar işe yarayabilir.
Dünyada durumu tartışırken ortaya koymaya çalıştığımız gibi, ABD, Türkiye’nin de bir parçası olduğu coğrafyada, Türkiye’yi etkilememesi mümkün olmayan kapsamlı bir harekat başlattı. Bu harekatla birlikte 50 yıllık Türk-Amerikan ittifakı çatırdamaya başladı. Ortadoğu’da Türkiye’nin çıkarları ABD ile çakışmıyor, çatışıyor. ABD yanlılarının “kaderimiz ortak” tiradlarına rağmen gerçekte yolun sonuna gelindi.
Türkiye ABD güdümüne II. Dünya Savaşı’nın ertesinde girdi. O zamanlar Türkiye’den beklenen SSCB’ye karşı bir ileri karakol, bir füze üssü görevini görmesiydi. Devletin yapısı bu ihtiyaca göre dizayn edildi, anti-emperyalist, sol güçler 12 Martlarda 12 Eylüllerde en acımasız yöntemlerle bu amaç için ezildi.
SSCB’nin çöküşünün ertesinde Türkiye’nin bu fonksiyonu anlamını yitirdi. Türkiye’yi yönetenler, aç tavuk kendini darı ambarında sanır misali, yeni bir hedef ortaya attılar: Türkiye yeni dünya düzeninde “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar uzanan Türklük dünyasının lideri” rolüne soyunacaktı.
Bunun pratikteki karşılığı ABD ile olan bağları daha da güçlendirmek, ilişkiyi stratejik ittifak düzeyine yükseltmek ve stratejik ittifaka İsrail’i de dahil etmek oldu. Türkiye’yi yönetenler bölgesel güç olma amaçlarına, Kafkaslar, Ortadoğu, Balkanlar üçgeninde ABD’ye ve İsrail’e dayanarak, onların projelerine dahil olarak ulaşabileceklerine inanıyorlardı. Türkiye’nin son 10 yılına bu düşünce hakim oldu.
Türkiye’nin son 10-12 yılının ne denli karanlık bir dönem olduğunu uzun uzun hatırlatmaya gerek yok, iki büyük ekonomik kriz, aşırı sağın yükselişi, faili meçhuller, aydın cinayetleri, hak ihlalleri, çeteler, 28 Şubat.. bunlar hep “bölgesel güç” olma hayallerinin sonuçları.
Maliye Bakanlığı’nın raporuna göre Türkiye’de her yeni doğan bebek 3 bin dolar borçla doğuyor. Bu yıl iç ve dış borçların toplamı 204,4 milyar dolara ulaştı. Kişi başına milli gelir 2 bin 200 dolar civarında kalırken kişi başına düşen borç miktarı 3 bin dolara yükseldi.
Türkiye’nin ABD’nin güdümüne girdiği 1950 yılında Türkiye’nin 775 milyon lira borcu vardı. 12 Eylül darbesinin yapıldığı 1980 yılında Türkiye’nin toplam borcu 25 milyar dolardı. Askeri darbenin ve sağ partilerin yönetiminde geçen 20 yılda Türkiye’nin borçları 20 kata yakın artarak 204.4 milyara ulaştı.
Bu borcun-faizin karşılığında ülkenin tüm varlıkları ipotek altına alındı. Borçlar çalışanların sırtından ödeniyor. Yine onların emekleriyle yaratılmış kamu işletmeleri, borçların ödenmesi için yok pahasına özelleştiriliyor. Türkiye’de hükümetler alacaklı uluslararası sermaye tarafından düzenleniyor.
AKP hangi role soyunuyor?
ABD’ye dayanarak bölgesel güç olma hayalinin şampiyonluğunu şimdi Recep Tayyip Erdoğan ve AKP sürdürüyor. “Türkiye’nin çıkarları” söylemiyle Türkiye’yi bataklığa sürüklemeye çalışıyor. Irak’a asker göndererek Türkiye’yi ABD’nin başını çektiği işgalci Koalisyon’a dahil etmek istiyor.
Irak halkı ABD’nin başını çektiği Koalisyon güçlerini kurtarıcı olarak değil işgalci olarak değerlendiriyor. İşgalcilere karşı direniyor. ABD kendisinin kontrol etmeyi başaramadığı ve direnişin en yoğun biçimde sürdüğü Sünni-Arap bölgesini Türkiye’nin “denetimini”ne bırakmak ve böylece kendi askeri zaiyatını azaltmak istiyor.
50 yıldır ABD’ye dayanarak tepemizde duran güçler, yolun sonunun geldiğini, ABD’ye ve İsrail’e dayanarak bölgesel güç olma siyasetinin çıkmaza girdiğini kabul etmek istemiyorlar. Son bir gayretle ve oldu bittiye getirerek Türkiye’yi ABD’nin dünya hakimiyeti için sürdürdüğü haksız savaşın suç ortağı durumuna düşürmek istiyorlar. Halkın yüzde 96’sı ABD’nin Irak’taki savaşını haksız buluyorken, her üç kişiden ikisi ABD’nin Türkiye için askeri tehdit oluşturduğunu düşünüyorken, halkın iradesine rağmen Türkiye’yi ABD’nin başını çektiği işgal Koalisyonu’na dahil etmek istiyorlar.
Eğer Irak’a asker gönderilirse bunun son 10 yılda yaşadığımızdan çok daha yıkıcı sonuçları olacaktır. Bu karar,
- Türkiye’nin bir bataklığa saplanmasına, gençlerimizin hayatını kaybetmesine,
- Türkiye’nin uluslararası meşruiyeti olmayan bir savaşın suç ortağı durumuna düşmesine,
- Türkiye’nın Irak halkı tarafından işgalci bir güç olarak değerlendirilmesine, yayılmacı olmakla suçlanmasına,
- Müslüman dünyanın, bölge halklarının ve komşularımızın Türkiye’ye tepki duymasına, uzaklaşmasına ve hatta aramıza kan girmesine,
- Başta AB ve Rusya olmak üzere büyük güçlerin Türkiye’ye cephe almasına, dışlamasına,
- Türkiye’nin yalnızlaşmasına, itibar kaybetmesine, ABD ve İsrail’e mahkum kalmasına neden olacaktır.
- Türkiye yarın dönüp kendi gövdesine saplanacak olan emperyalist kurşunu ateşleyen silahın tetiğini, bugün kendi eliyle çekmiş olacaktır.
Türkiye’nin işgal koalisyonuna dahil olmasının iç politikada da çok yakıcı sonuçları olacaktır.
Zaten bıçak sırtında yürüyen ekonomi krize girecektir. Çünkü başta turizm olmak üzere pek çok sektör çökecektir. Demokrasi askıya alınacak, baskıcı rejimler gündeme gelecektir.
Ülkede barışla bölgede barış arasında kopmaz bir bağ vardır. Bölgede savaşı üstelik haksız ve gerici bir işgal savaşını sürdüren Türkiye’nin kendi içinde barışçı ve demokratik yöntemleri tercih edeceğini sanmak yanlış olacaktır.
Sonuç olarak Türkiye tarihsel bir dönemecin eşiğine gelmiştir. Irak’a asker gönderilmesinin faturası AKP açısından acı olacaktır. Seçmen tabanını kaybedecektir. Neden oldukları krizi başkalarının toprağına göz dikerek aşmaya çalışanlar, tam da Irak’a asker gönderdikleri zaman artık son kozlarını da oynamış olacaklar, bunların ülkeyi ne büyük bir tehlikeye sürüklediği açığa çıkacak. Şimdi emek ve demokrasi güçlerinin işçi hareketinin ve sendikal hareketimizin önünde tarihsel bir görev var: Ülkemizin ve gençlerimizin sahipsiz olmadığını göstermek.
Türkiye’nin çıkarı yayılmacı maceralarda değil barışta, bağımsızlıkta ve demokrasidedir. Türkiye’nin komşularıyla çatışma içinde olmaktan hiçbir çıkarı olamaz. Türkiye’nin bütün dünyanın nefretini toplayan, kendi çıkarları için başkalarının ata topraklarını işgal etmekten kaçınmayan, haksız ve gayri meşru bir savaş yürüten ABD’nin suç ortağı olmaktan hiçbir çıkarı olamaz.
Türkiye bölgenin ve müslüman dünyanın en önemli ülkelerinden biridir. Yüzyılın başında başını İngiltere ve Fransa’nın çektiği emperyalist işgalcilere karşı verilen Kurtuluş mücadelesi nasıl bütün mazlum ülkelere esin kaynağı oldu.
Türkiye kimseye bağımlı olmadan ayakta durabilecek potansiyellere sahiptir. Şimdi bağımsızlık, barış, demokrasi ve emek güçlerinin görevi bu potansiyeli açığa çıkarmaktır.
Ağustos 2003
DİSK Genel-İş II. No’lu Şube Kongresi Raporu için yazıldı ve burada yayınlandı