Malum bu sene 1915 Ermeni Tehciri‘nin 90. yıldönümü. Bütün dünyada Ermeni meselesi konuşuluyor. Devlet ve hükümet yetkilileri her platformda konuyla ilgili sorularla karşılaşıyorlar ve hep aynı cevabı veriyorlar: “Bırakalım akademisyenler tartışsın.”
Peki, akademisyenler, aydınlar tartışmaya kalkışınca ne oluyor? Tıpkı Istanbul’da üç seçkin üniversitenin desteği ile ‘İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları’ başlıklı bir konferans düzenleme cesareti gösteren akademisyenlerin başına geldiği gibi, daha ağızlarını bile açamadan gerici bir güruh tepelerine çullanıyor.
AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Lagendijk, “Bu gelişme, kuşkusuz Türkiye’de sözün, düşüncenin, bilimin hala hür olmadığı, Türkiye’nin tabular ülkesi olduğu şeklinde yorumlanacak” derken haksız mı? “Bu ne perhiz, ne lahana turşusu” diye sormazlar mı Tayyip Erdoğan’a?
“Genel başkanınız dururken siz neden konuşuyorsunuz” diyerek CHP milletvekillerini azarlayan Erdoğan, “boğaza karşı vatan hainliği yapmak” gibi bayağı ve kışkırtıcı ifadelerle aydınları hedef göstererek gerici saldırıyı başlatan Cemil Çiçek karşısında neden susuyor? Sorumlu bir mevkiide bulunup da böylesine provakatif konuşmalar yapan, adı islamcı basında bile ‘Adaletsiz Bakan’a çıkmış Çiçek, bakanlık koltuğunda nasıl böyle rahatça oturabiliyor?
Ama burası Türkiye, böyle olur bizde demokrasi dediğin! Yetmiyor! Kulağı delik gazetecilerin yazdığına göre meğer Çiçek ‘türbansız eş kontenjanından’ Cumhurbaşkanlığı’na adaylığını koymaya hevesleniyormuş, Üniversitelere ve aydınlara da gerici çevrelerin desteğini kazanmak için saldırmış. Cumhurbaşkanlığına giden yol üniversiteye saldırmaktan geçiyor. Ne yapalım, gülelim mi ağlanacak halimize?
Görünen o ki, Tayyip Erdoğan Çiçek’e dokunamıyor, öyleyse onun devirdiği çamları neden düzeltmiyor, onun haksız yere itham ettiği akademisyenlerden ve üniversitelerden neden özür dilemiyor, onlara ertelenen konferansın sorunsuz bir şekilde gerçekleştirileceğinin güvencesini neden vermiyor? Kasımpaşalılığı ile övünen Erdoğan bütün toplumun karşısına çıkıp, “bu konferans gerçekleşecek, ben de bizzat orada hazır bulunacağım” diye bir açıklama neden yapmıyor?
“Bırakalım akademisyen tartışsın” diyerek savuşturduğunu sandığı uluslararası camia, “Tartışmak isteyenin anasından emdiği sütü burnundan getiriyorsunuz, böyle bir ortamda akademisyenler nasıl tartışsın?” diye sorsa Başbakan ne cevap verecek? Tayyip Erdoğan inisiyatif göstermediği sürece Çiçek’le aynı konumda değerlendirileceğini fark etmiyor mu?
‘Vurun Kahpeye’ peki ama neden?
Türkiye’de tehlikeli olaylar yaşanıyor. Bunların nedenini tartışacağız ancak çok endişe verici bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Sağduyulu olması beklenen kesimler gericilerin cadı avına, kışkırtmaya ve linç girişimlerine karşı duyarsız kalıyor, tepki göstermiyor, hatta yer yer çanak tutuyor, ortak oluyor. Solcu geçinenlerin bazıları bile bu gerici güruha dahil olmaktan beis duymuyor. İşte bu, herşeyden daha tehlikeli, umut kırıcı ve çürütücüdür.
Ermeni Konferansı tartışmaları sırasında bunun bir örneğini gördük. Çiçek’in gerici konuşmasına zemin hazırlayan kişi “Boğaziçi Üniversitesinde düzenlenen Ermeni konferansı, sözde bilimsellik kisvesi altında Ermeni soykırım iddialarını yayma hedefini güden, propaganda amaçlı bir toplantıdır. Bu konferansı düzenleyenler, içeride ve dışarıda Türkiye’yi Ermeni soykırımı yapmakla suçlayan kişilerdir” sözleriyle CHP’li Şükrü Elekdağ’dı. Cemil Çiçek “Boğaza karşı vatan hainliği yapıyorlar” diyerek Elekdağ’ın pasını değerlendirdi, onun dilinin ucuna kadar getirdiğini kustu.
Elekdağ’ın Meclis’te yaptığı konuşmaya bakıyoruz. Neymiş bu akademisyenlerin suçu? Elekdağ döne döne Konferansın resmi tezleri paylaşmayan akademisyenlerce düzenlediğinden, resmi tarihçilere yeterince yer verilmediğinden yakınıyor. “Eleştirel yaklaşım iki taraflıdır, tek taraflı olmaz; objektif yaklaşım bunu gerektirir” gibi beylik sözlerle konferansın ‘bilimselliğine ve nesnelliğini’ tartışmaya açıyor, düzenleyicilerin ‘kötü’ niyetini böylece ispatlamaya çalışıyor.
El insaf! Resmi tezleri savunmaya memur edilmiş, ya da buna gönüllü olarak soyunmuş belki binlerce akademisyen var, iddiaların “sözdeliğini” ispatlamak için belki yüzlerce konferans düzenleniyor. Bunların kaçına resmi tezlere eleştirel yaklaşan aydınlar çağrılıyor. Bu durum ‘bilim dostu’ Elekdağ’ı rahatsız etmiyor mu? Onların hiçbiri bilimsel değil, hepsi tek yanlı dense ne diyecek?
Bin tane ‘sözde soykırım’ konferansın yanında, üstelik katılımcılarını son derece saygın isimlerin oluşturduğu bir tanecik ‘resmi olmayan’ tartışmaya tahammül edemeyenlerin, aydınlara karşı devleti göreve çağıranların,halkı üniversiteye karşı kışkırtanların ‘tek yönlülükten’, ‘nesnel olmamaktan’, ‘bilimsel olmamaktan’ vesaire söz etmesi sahtekarlıktan başka nedir?
Elekdağ’a göre Konferansı düzenleyenler ‘kötü niyetli’,“Hınçak, Taşnak ve hain” çünkü onlar resmi tezi savunmuyor? Elekdağ’ı kenara bırakıp Deniz Baykal’a, Onur Öymen’e sormak gerekiyor. CHP’nin görüşü bu mudur, resmi tezi savunmayanı vatan hainliği ile yaftalamak mıdır?
O kadar da değilse, Tayyip Erdoğan için söylediğimiz Deniz Baykal için de geçerlidir. Deniz Baykal aydınlara ve üniversiteye yönelik gerici saldırıya ortak duruma düşmek, CHP’yi böyle bir ayıba ortak etmek istemiyorsa, ertelenen konferansın bir an önce ve selametle gerçekleştirilmesi için inisiyatif göstermek ve tıpkı Erdoğan gibi kendisinin de bizzat orda hazır bulunacağını kamuoyuna açıklamak durumundadır.
‘Milletçe kafayı yemek’
Memlekette endişe verici şeyler oluyor dedik. “Milletçe kafayı yemek” gibi bir durumla karşı karşıyayız. Bunun nedenleri üzerine düşünmek gerekir.
İlk elde aklımıza gelenleri değişik bir soruyla açmaya çalışalım: İstiklal Marşı neden “Korkma!” diye başlıyor? Mehmet Akif’in marşın sözlerini yazdığı zamanları düşünelim, devlet çökmüş, nüfus, kaynaklar ve umutlar sonu gelmez, anlamsız savaşlar yüzünden tükenme noktasına gelmişti. İnsanlar gelecekten endişe ediyor ve korkuyu ta iliklerinde hissediyordu. Sanırım Akif de bu korkuyu gördüğü için “Korkma!” diyerek söze başlama ihtiyacı hissetti.
Bugün de aynı şey geçerli, özellikle son birkaç yıldır, özellikle Türkiye’nin merkez parçalarından biri olduğu Ortadoğu-Kafkasya coğrafyasında, büyük altüst oluşlar yaşanıyor.
Neredeyse tüm 20. yüzyıl boyunca bölgeye hakim olmuş gerici statüko parçalanıyor. Türkiye’nin bu değişim sürecinin dışında kalamayacağını herkes hissediyor. Gerici bölgesel statükonun dağılma sürecinin dışardan ve yukardan, “medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar”ın müdahalesi sonucu ve onun çıkarları doğrultusunda başlatılmış olması işleri daha da çetrefilleştiriyor. Saddam gidiyor, “Ebu Garib” geliyor.
Milletçe kafayı yeme durumunun nedenlerini burada, bu çelişkide bu belirsizlikte, bu ne yapacağını bilememe halinde ve bunların hepsinin ortaya çıkardığı korkuda aramak gerekiyor.
Tehditle karşı karşıya olduğunuzu hissediyorsunuz, ama ne yapacağınızı bilemiyorsunuz, iflas etmişsiniz üstelik kafanızın fazla çalıştığı da söylenemez… ‘Motoru yakmanız’ ve saçma sapan davranmanız kuvvetle muhtemeldir.
Statükocuların Türkiye’ye Yaptığı Büyük Kötülük
Siyasi literatüre imparatorluğun çöküş sürecinde girmiş bir söz varmış: ‘kaht-ı rical’, “adam kıtlığı” anlamına geliyormuş. O zaman da şimdi ki gibi kıtlık varmış belli ki. Korku da bu kıtlıktan besleniyor olsa gerek.
Bizim başımızdaki dert de bu değil mi? Ne yapacağımızı bilemiyoruz. Mürekkep yalamış statükocuların bile bu denli kolayca çirkinleşmesinin nedeni de bu. Çünkü Yaşananlar onların, hançerelerini paralayarak savunduklarını acıklı birer saçmalığa dönüştürüyor, kırmızı çizgiler silikleştikçe statükocular çirkefleşiyor.
Hatırlayalım resmi ideologlar daha düne kadar “dağ Türkü”, “kart kurt” teorileriyle “Kürt” diye bir şey olmadığını ispatlamaya çalışıyor, “Kürt” diyeni vatan hainliği ile suçluyordu.
Bugün Kürt diyen hala hainlikle suçlanıyor, tartışmak hala yasak, hala tabu ama bir taraftan da Irak’ın başında bir Kürt bulunuyor.
Aydınlarının tartışmasına izin vermeyen, İsmail Beşikçi gibi muhalif aydınları zindanlarda çürüten Türkiye bugün Barzani ve Talabani’yi ne yapacağını yanıbaşındaki “fiili oluşuma” nasıl yaklaşacağını bilemiyor.
Kürt sorununun tartışılmasına tahammül edemeyenler, şimdi Kürtleri emperyalizmle işbirliği yapmakla suçluyor. Tesadüf (!) Ermeni meselesiyle ilgili olarak akademisyenlere saldıranlar da onlar.
Biz onlara, itham ettiğiniz suçun büyüğünü siz işlediniz ve işlemeye de devam ediyorsunuz, Kürtler statükonun yasakçı, dışlayıcı, inkarcı ve zorla asimilasyoncu yaklaşımları yüzünden ‘Amerikancı’ oldu, denize düşen yılana sarıldı desek haksız mı oluruz?
Saddam Hüseyin kendi halkına demokrasiyi çok görmemiş olsaydı kendisini acıklı duruma düşürmek bir yana işgali engelleyebilirdi. Ama O, ABD tankları Bağdat kapılarına dayandığında bile direnişi örgütleyecek bir meclis oluşturulması için çağrı yapmadı. İşte statükonun körlüğü ve büyük kötülüğü.
Statükocuların 50 Yıllık Dayanağı: ABD Emperyalizmi
Türkiye statükonun temel özelliği ABD’ye dayanması ve oradan destek almasıydı. DP tarafından kurulan ilişkiler, 12 Mart’la ve 12 Eylül’le pekiştirildi, 28 Şubat‘la birlikte İsrail’i de kapsayarak stratejik müttefiklik olarak adlandırılan ‘birlikte avlanma’ olarak niteleyebileceğimiz bir düzeye yükseltildi.
Soğuk savaş döneminde ABD Türkiye için “sol kanadı olmayan” yarım bir demokrasiyi uygun görmüştü. Mahirlerin önderlik ettiği devrimci gençlik hareketi bu ‘konsept’ doğrultusunda ezildi. Cuntaların hedefi sadece sol değil, sendikacılar, aydınlar, kamu çalışanları bir bütün olarak demokratik güçler ve emek hareketiydi.
Neo-Conlar birden ortaya çıkmış değil, inceleyelim 12 Mart’ta da 12 Eylül’de onları bulacağız, Netekim Paşa’nın sırtını “well done” diyerek sıvazlayan onlardı. Çünkü ABD bırakın “yarımını” demokrasinin zerresini bile istemiyordu. Çünkü sol kanadı olmayan bir demokrasi olamaz, çünkü tek kanatlı kuş uçamaz.
Burada yeniden ‘adam kıtlığı’ meselesine dönmek durumunda kalıyoruz. “Adam kıtlığı” gençlerini darağacına yollayan, aydınlarını zindana dolduran statükonun Türkiye’ye hediyesidir. Denizlerin, Mahirlerin, bir bütün anti-emperyalist gençlik kuşağının hunharca ezilmesinin ve buna sessiz kalınmasının, işkencelerin, 1402’lerin bedelidir.
Bugün iktidarda olanlar, devrimci gençler 6. Filoyu denize dökerken (yeniden karasularımıza girebilmesi için 12 Mart ve 12 Eylül gerekti) “Amerika gitsin Rusya mı gelsin!” diye uluyarak onlara saldırıyordu. Onların hırçınlığının nedenini de bu ‘yaman çelişki’de aramak gerekir.
Statükocular ucu kendilerine de dokunacağı için, karşı çıkacak cesarete ve donanıma sahip olmadıkları, aslında kendilerini ve memleketlerini yeteri kadar sevmedikleri için tarihle yüzleşmekten kaçıyor, ellerinde abuk sabuk isim listeleriyle dolaşıp, tartışmak isteyene çamur atıyorlar.
‘Derin Devlet’ mi, ‘Derin Demokrasi’ mi?
İşin aslı ve özü şu: Türkiye bir karar anına gelmiş bulunuyor. Ama Türkiye yönetenler bunu kabul bile etmek istemiyorlar, dolayısıyla gelişmelere uygun davranılamıyor, çıkış yolu bulunamıyor.
Aslında durum her zaman olduğu gibi basit. Türkiye’nin önünde iki somut seçenek bulunuyor: Statükoda ısrar etmek ya da demokrasiyi özgürlüğü ve kardeşliği seçmek.
Başka türlü söylersek ikilem şu: Derin devlet mi, derin demokrasi mi? Kendi yurttaşını düşman olarak görme, sesi fazla çıktığında öldürüp köprü altına atmayı ‘devlet geleneği’ olarak kutsamak mı? Yoksa aydınlarının özgürce konuştuğu, dini ve milliyeti ne olursa olsun bütün yurttaşların eşit haklara sahip olduğu, “bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” birlikte yaşadığı kardeşliğin gönüllülük temelinde tesis edildiği gerçek bir demokrasi mi?
Birincisi kafamıza çuval geçirtti. Susurlukçu Yorulmaz’ın annesi bile “oğlumu memur olsun diye verdim çete yaptılar” diyerek isyan etti. Bunun son kullanma tarihi en ‘şahinler’ için bile çoktan geçti.
Ya ikincisi? Ne yazık ki, ikincisi de -en azından şimdilik- sahipsiz görünüyor. Öyle olmasaydı, gericiliği karşılarına almayı göze alarak, yakın tarihimizin en trajik, suç ortağı olmak istemiyorsak mutlaka hesaplaşmak zorunda olduğumuz olaylarından birini tartışma cesareti gösteren aydınlar bu kadar yalnız, bu kadar sahipsiz kalır mıydı? Üniversite böylesine kolay taciz edilebilir miydi?
Solun ‘Durumdan Çıkarması Gereken Vazife’
Dövünmenin faydası yok. Durumdan vazife çıkarmak lazım. Memleketin selameti için, aydınlarına sahip çıkacak, sendikaları, emek ve demokrasi güçlerini gericiliğe karşı uyaracak, harekete geçmeye teşvik edecek, yakın tarihimizle hesaplaşacak, yeni ve özgür ülke için taş taşıyacak, insanlara umut verecek bir sol seçeneğin bir an önce ortaya çıkması gerekiyor.
Ortaya çıkacak ciddi bir seçenek emek ve demokrasi güçlerinin desteğini de çok geçmeden arkasında bulacaktır.
Çünkü biz aslında çoğunluktayız. Çünkü bu coğrafyada ‘tek seslilik’ uzun süre varlığını sürdürmez, çünkü burası çok renkli bir mozaiktir. Sosyalist şairimiz Cemal Süreya’nın bir seferinde çok güzel söylediği gibi bizim ülkemize en yakışanı ve tarihsel olarak da hak ettiği ad “Kavimler Kapısı Cumhuriyeti”dir.
Bir sol seçenek ortaya çıkarmaya yetecek herşeyimiz var. İhtiyacımız olan sadece biraz daha cesaret, yanlış anlaşılmasın mücadele için gerekli bir cesaretten söz etmiyoruz. O kırk parçaya bölünmüş solumuzun kırk parçasında da ziyadesiyle var.
Solda birlik için yeniden ve bir daha harekete geçme cesaretinden söz ediyoruz. Zira geçmişte yaşadıklarımız hepimizde düş kırıklığı yarattı, umutlarımızı kırdı, birlik yolunda bir yenilgi daha almış olduk…
“Yenilen pehlivan güreşe doymazmış” diyelim ve kırk kardeşimize birden yeniden seslenelim. “Gelin canlar bir olalım” zira “bu cehennem ve bu cennet” aslında bizim ve bizi bekliyor.
“Murat Belge Türkiye Solunun Ahmet Rasimidir”
Ertelenen ‘İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları’ konferansının düzenleyicilerinden biri Murat Belge’ydi. Bütün o hengame içinde resmi tarihçilerden İlber Ortaylı, Emre Aköz’ün yerinde benzetmesiyle ‘nokta atışı yaparak’ Belge’yi hedef aldı: “İngiliz filolojisi uzmanı Murat Belge mi Ermeni meselesini konuşacak?” Malum, Profesör Belge, Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nün başında bulunuyor.
Ortaylı hakkında uzun konuşmayı hakedecek kadar ilgi çekici biri değil. Murat Belge cevaben “tarih tarihçilere bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir” diye yazdı. Cevabın Ortaylı’ya bir anlam ifade etmemiş olması kuvvetle muhtemel.
Bizim memleketin okumuş sağcılarında, solcu aydınlara yönelik, bastırmakta güçlük çektikleri kompleksler bulunduğunu biliyoruz. Solcu aydınlar, düşünsel etkinliklerini, onlar gibi resmi ideolojinin ‘gerici ve dar’ çerçevesi ile sınırlamadığı için, ‘devletin organik aydınlarından’ ‘eşyanın tabiatı gereği’, niteliksel bir ‘fark’ arzediyorlar.
Resmi ideolojinin kabaca ‘inkara’ dayandığı yurdumuzda, aradaki fark, “yeteneksiz mimarı becerikli arıdan üstün kılan şey” kadar derinleşebiliyor. Aziz Nesin halkımızın çoğunluğunun aptallaştırıldığından yakınmıştı. Nasıl ki özgürleştiren özgürleşiyorsa, aptallaştıran da aptallaşıyor. Aptallaşan ise kompleksini bastırmakta güçlük çekiyor.
“Boğaza karşı teori kesmek” gibi lumpen klişelerle yürütülen aydın düşmanı kampanyaların çığartkanlığını eklektik, tutarsız ve gerici düşünceleriyle ahkam kesen, komplekslerini ünvanlarıyla örtbas etmeye çabalayan ‘yarım yamalak okumuşlar’ yapıyor.
Bir takım uğursuz adamlar ellerinde “devlet dövmezse biz döveriz” manasında abuk subuk dövizler, toplaşıp üniversiteyi taciz ediyor, öğrencileri tedirgin ediyor, “tarihçi” Ortaylı “filoloji uzmanı Murat Belge mi Ermeni meselesini konuşacak?” diyerek sokaktaki lumpene Murat Belge’yi ve üniversiteyi hedef gösteriyor. Aptallaştırılmış zeka şöyle düşünecektir zira, “başlarındaki adam tarihçi bile değilmiş, işte bu işin arkasında bir çapanoğlu olduğunun, bunların vatan haini olduğunun ispatı.”
İlber Ortaylı, Murat Belge’yi tanımıyor olabilir mi? Bu kadar okumuş bir insanın bu denli ‘cahil’ olabileceğini varsayabilir miyiz?
Murat Belge akademisyen kimliğinden çok Türkiye solunun etkili isimlerinden biri olarak bilinir.
Murat Belge ile ilgili en keskin eleştiriler geçmişte devrimci sosyalist yazarlar tarafından kaleme alındı. Belge ve arkadaşları ‘sol liberal’ teoriler geliştirmekle itham edildiler. Ancak bu eleştiriler bile sadece Murat Belge’nin etkisini teyid eder.
Geniş ilgi alanı ve çok çeşitli konularda söyleyecek sözü olması nedeniyle, onun için, “Murat Belge Türk solunun Ahmet Rasim’idir” denmişti.
Doğrudur. Daha fazlasıdır. Murat Belge sadece dağılmış bir ‘aileye’ benzettiği Türkiye solunun değil, -ki Türk soluyla ilgili en dikkate değer incelemelerden birini A. Samim müstear adıyla o kaleme almıştır- memleket düşünce ikliminin en dikkate değer isimlerinden biridir. Katılırsınız, katılmazsınız, beğenirsiniz, beğenmezsiniz, ama Murat Belge’nin üzerinde kafa yormaya değer düşünceler ileri sürdüğünü ve önemini inkar edemezsiniz.
İlber Ortaylı, Murat Belge’nin ‘filoloji uzmanı’ndan daha fazlası olduğunu bilmiyor mu? Şüphe yok ki biliyor. İçindeki ‘muhbir vatandaş’ı harekete geçirenin de bu olması kuvvetle muhtemel.
Kifayetsiz muhterise ne denir? Yiğidi öldür, ama hakkını yeme! Hakkını yemek zira, yiğidi öldürmekten daha sefilce bir suçtur.
16 Haziran 2005
Ermeni Konferansı tartışmaları dolayısıyla yazarımız H.Basri Karabey tarafından kardeş bir siyasi gazete için kaleme alınmıştı.
Ermeni soykirimi tabii gercek degildir, ama butun problem Turklerin kanitini ve arsivlerini inglizce ile gosterememis dunyaya zamaninda. Yani 50-60 yil Ermenilerden gerideyiz.